Kırkpınar'ın en güzel tarafı şudur...
Dualı çayıra çıktığınız anda ne unvanınızın, ne şöhretinizin ne de favori gösterilmenizin bir anlamı kalır.
Orada konuşan tek şey vardır; bilek...
665 yıldır değişmeyen gerçek de budur.
Bu yıl yine herkes hesap yaptı.
Kimileri kura değerlendirdi.
Kimileri favorileri sıraladı.
Kimileri altın kemeri daha güreşler başlamadan bir pehlivanın beline taktı.
Ama unuttukları bir şey vardı.
Burası Kırkpınar'dı...
Ve Kırkpınar, sürprizleri seven değil, emeği ödüllendiren bir er meydanıydı.
Final günü herkesin dilinde tek bir isim vardı.
Feyzullah Aktürk...
Geçen yılın finalisti...
Geleneksel güreş liginin zirvesindeki pehlivan...
Sezon boyunca gösterdiği performansla haklı olarak altın kemerin en büyük adayı gösteriliyordu.
Karşısında ise sessiz sedasız finale kadar gelen Erkan Taş vardı.
Sessizdi...
Ama yaptığı işler hiç de sessiz değildi.
Çünkü Erkan Taş, finale gelene kadar adeta çayırın bütün devlerini tek tek önüne almıştı.
İlk olarak iki altın kemerli İsmail Balaban...
Ardından yine iki altın kemerli Mehmet Yeşil Yeşil...
Sonra dört altın kemerli, yaşayan efsane Ali Gürbüz...
Bugün geriye dönüp baktığımızda belki de turnuvanın en ağır yolunu yürüyen pehlivan oydu.
Ama buna rağmen favori değildi.
İşte Kırkpınar'ın büyüsü tam da burada başlıyor.
Çünkü er meydanı alkışla değil, alın teriyle kazanılır.
Erkan Taş yıllardır çoğu güreşini puanlamada kazanan bir pehlivandı.
Kimileri bunu eleştirdi.
Kimileri "Daha hareketli güreşmeli." dedi.
Kimileri onu yeterince konuşmadı.
O ise hiçbirine cevap vermedi.
Cevabını güreşiyle verdi.
Final başladığında ilk dakikadan itibaren bunun sıradan bir güreş olmayacağını hissettirdi.
El ense çekti.
Boyunduruk aradı.
Künde denedi.
Rakibini sürekli hareket etmeye zorladı.
Baskıyı hiç bırakmadı.
Feyzullah Aktürk ise yarı finalde büyük bir savaş vermişti.
Önce Orhan Okulu gibi tecrübeli bir pehlivanı geçmiş ardından, Erkan Taş’ın amcaoğlu Mustafa Taş'ı zorlu bir mücadele sonunda mağlup etmişti.
Belki bu yorgunluk...
Belki de puanlamada nasıl olsa alırım düşüncesi...
Normal sürenin istediği gibi geçmesine engel oldu.
Puanlamaya gidildiğinde tribünlerde yine aynı ses yükseldi.
"Artık Feyzullah alır."
Hatta öyle bir an geldi ki, güreş bitti sanıldı.
Sahaya girenler bile oldu.
Ama Erkan Taş o pozisyondan öyle bir çıktı ki...
Belki de altın kemeri orada kazandı.
Çünkü şampiyonluk bazen bir oyunla değil, pes etmemekle gelir.
Feyzullah Aktürk'ün bu sezon birçok rakibini aynı oyunla mağlup etmişti.
Erkan Taş bunu biliyor, ayağını vermemek için büyük mücadele ediyordu.
Ancak uzatmaların 19'uncu dakikasında Feyzullah aradığı fırsatı yakaladı.
Ayağı kaptı.
Tribünler ayağa kalktı.
Herkes "Tamam." dedi.
Ama er meydanında "tamam" demek için son düdüğü beklemek gerekir.
Yorgunluk o hamleyi tamamlatmadı.
Erkan Taş büyük bir soğukkanlılıkla rakibinin arkasına geçti.
Puanını aldı.
Ve altın kemeri kazandı.
O an yalnızca bir başpehlivan değişmedi.
Bir çocukluk hayali gerçek oldu.
"Çocukluk hayalime kavuştum."
Şampiyonluk sonrası kurduğu bu cümle, aslında bütün hikâyenin özeti oldu.
Bu başarı yalnızca Erkan Taş'ın da değildi.
Taş ailesi, 665. Tarihi Kırkpınar'a damgasını vurdu.
Amcaoğlu Mustafa Taş kürsü yaptı.
Kardeşi Yusuf İslam Taş başaltında son sekize kaldı.
Aynı aileden üç yiğidin farklı kategorilerde başarı göstermesi, Türk güreşinin köklerinin hâlâ ne kadar sağlam olduğunu gösteriyordu.
Çayıra Minder Sermeyin
Ancak Kırkpınar'dan geriye yalnızca güreşler kalmıyor.
Ne yazık ki son yıllarda pehlivanlardan çok organizasyon konuşulur oldu.
Önce ağalık kıyafetleri...
Sonra hakemlerin ve saha görevlilerinin kıyafetleri...
Kimileri bu görüntüleri sünnet kıyafetlerine benzetti.
Kimileri ise "Bu görüntü Kırkpınar'a yakışmıyor." dedi.
Şimdi insan ister istemez düşünüyor.
Sırada davulcular mı var?
Şükür ki onların kıyafetleri hâlâ yerinde.
Oysa Kırkpınar; davuluyla, zurnasıyla, cazgırıyla, pehlivanıyla, ağasıyla bir bütündür.
Bu mirasa yapılacak her dokunuş, çok daha fazla düşünülerek yapılmalıdır.
Çünkü gelenek, her gelenin kendi zevkine göre değiştireceği bir miras değildir.
Benim asıl üzerinde durduğum konu ise başka.
Er meydanının ruhu...
Bugün uygulanan lig sistemi nedeniyle Kırkpınar'a çıkan pehlivan sayısı giderek azalıyor.
Elbette bir düzen olmalı.
Elbette kurallar olmalı.
Bilet fiyatları makul seviyede olmalı.
***Ama bu düzen, er meydanının ruhunu ortadan kaldırmamalı.
Kendimize şu soruyu soralım.
Kel Aliço ne iş yapıyordu?
Adalı Halil hangi kulübün sporcusuydu?
Tekirdağlı Hüseyin'in lisansı mı vardı?
Hayır...
Kimi çobandı.
Kimi çiftçiydi.
Kimi hamaldı.
Kimi tarlasında çalışan bir emekçiydi.
Yıl boyunca alın teri döker, Kırkpınar vakti geldiğinde kispetini kuşanır, dualı çayıra gelir ve bileğinin hakkını arardı.
İşte Kırkpınar'ın ruhu buydu.
Her yıl yeni bir yiğit böyle çıkardı.
Kimsenin tanımadığı bir pehlivan, bütün Türkiye'nin konuştuğu başpehlivan olabilirdi.
Bugün ise yağlı güreşi, farkında olmadan minder güreşinin kalıplarına yaklaştırıyoruz.
Ben buna karşıyım.
Çayıra minder sermeyin.
Er meydanını yalnızca belli kategorilerden gelen sporcuların yarıştığı bir alana dönüştürmeyin.
Yüreğine güvenen...
Bileğine güvenen...
"Ben de güreşirim." diyen her koç yiğidin yolu, er meydanına düşebilmelidir.
Çünkü Kırkpınar'ın ruhu budur.
UNESCO'nun koruduğu da yalnızca kispet, altın kemer ya da cazgır duası değildir.
Korunan; bu meydanın taşıdığı kültür, gelenek ve ruhtur.
Eğer biz her yıl yeni bir kıyafet, yeni bir uygulama, yeni bir anlayışla bu ruhu değiştirmeye kalkarsak, korumamız gereken mirası kendi elimizle yıpratırız. Bunun gelecekte uluslararası düzeyde de tartışılabilecek sonuçları olabileceğini akıldan çıkarmamalıyız.
Altın kemerler el değiştirir.
Başpehlivanlar değişir.
Ağalar değişir.
Yöneticiler değişir.
Ama Allah aşkına...
665 yıldır yaşayan Kırkpınar'ın ruhunu değiştirmeyin.
Çünkü burası, yalnızca güreş yapılan bir çayır değildir.
Burası...
Yüreğine ve bileğine güvenen bütün yiğitlerin er meydanıydı



