Bilindiği gibi, 11 Mayıs 2011 günü İstanbul’da toplanan Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu, İstanbul Sözleşmesi’ni imzaya açmıştı. İlk imzayı hiçbir çekince koymaksızın Sayın Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye hükümeti atmıştı. Sözleşmenin imzalandığı dönemin koşullarına göz atıldığında; Opuz-Türkiye kararı ile ilk defa bir ülkenin AİHM’de aile içi şiddetle ilgili bir davada mahkûm edildiği, “kadın cinayetleri yüzde 1400 arttı” haberleri ile kadına yönelik şiddetin kaygı verici boyutlarıyla gündeme geldiği, diğer yandan ise açılım projelerinin Türkiye hükümetine yön verdiği hatırlanacaktır. Bu koşullar, sözleşmenin onaylanmasına dair kanunun gerekçesine “uluslararası saygınlık kazanma” vurgusuyla yansımıştır.
Sözleşme 14 Mart 2012 günü yalnızca 26 dakikalık görüşme sonunda, Batı denetimindeki bütün partilerin, Ak Parti, CHP, MHP, BDP milletvekillerinin oybirliğiyle TBMM’de onaylanmıştır. Böylece İstanbul Sözleşmesi, Anayasamızın 90. Maddesine göre, Türkiye hukuk düzeni içinde Anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyecek bir hukuki düzenleme olarak yer almıştır.
Avrupa Konseyi üyesi 13 ülke sözleşmeye taraf olmamıştır. Rusya ve Azerbaycan sözleşmeyi hiç imzalamamış; Birleşik Krallık, Macaristan, Bulgaristan gibi 11 ülke ise imzalamış ancak parlamentolarında onaylamamış, yani sözleşmeye taraf olmamıştır. Avrupa Konseyi üyesi olmamasına rağmen sözleşmeye taraf olabilecek ülkelerden hiçbiri sözleşmeyi imzalamamıştır. İstanbul Sözleşmesi, imzalayarak ve onaylayarak taraf olan ülkelerde 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Bugün gelinen nokta itibariyle; Sözleşme üzerine tartışmalar ne yazık ki sloganlara hapsedilmektedir. Batı merkezli medya tarafından kamuoyuna yanıltıcı bilgi verilerek, Sözleşmenin kadına şiddeti önleyecek bir rolü olduğu havası yaratılmaktadır. Bu durumda başta Vatan Partisi olmak üzere toplumun kadın erkek eşitliği konusunda duyarlı kuvvetlerinin ve elbette devleti yönetenlerin, algılara teslim olmayarak kamuoyunu aydınlatma, milleti kadına yönelik şiddetin önlenmesi için seferber etme görevi vardır. Kadına yönelik her türlü ayrımcılık ve şiddete kesinlikle son vermek, hepimizin sorumluluğudur. Başarıya ulaşmak için, kadınıyla erkeğiyle Cumhuriyet Devrimimizin değerleri ve programı çevresinde birleşmek ve kararlılıkla mücadele etmek durumundayız.
“KADINA EŞİTLİK MEVZİSİNDEYİZ”
Vatan Partisi olarak, İstanbul Sözleşmesi’ne karşı tavrını dile getiren Ateş, “kadınlarımızı her tür şiddet, haksızlık, eşitsizlik ve aşağılamadan kurtarma kararlılığı belirliyor. Kadınlarımızın sorunlarının dışardan dayatılan toplumumuza yabancı sözleşmelerle değil, eşitsizlikleri bütün ekonomik, toplumsal, kültürel, ideolojik, geleneksel ve töresel temelleriyle ortadan kaldıracak devrimci uygulamalarla çözüleceğinin bilincindeyiz. Kadınımızı acılar içinde yanmaktan ve erkeğimizi bu utançtan bir an önce kurtarmakta kararlıyız. .
“SÖZLEŞME YENİ CİNSİYETLERİ KABUL EDİYOR”
Ateş, “İstanbul Sözleşmesi “maksadının” her ne kadar kadına şiddeti önlemek olduğunu ileri sürse de farklı cinsiyet kabullerini kadın sorunu gerçeğinin içine gizleyen, toplumun doğal olmayan cinsiyetlere parçalanmasına rıza gösterilmesini dayatan bir metindir. Şekere bulanmış zehirdir. Bu yönüyle; iddia edilenin aksine kadını değersizleştirmekte, aileyi tahrip etmekte ve toplumu ayrıştırmaktadır. Birlikte mücadele edecek kadını ve erkeği karşı karşıya getirmektedir. Kadını metalaştırmakta, sorunu çözümsüzlüğe yöneltmektedir. İstanbul Sözleşmesi Türkiye’ye kadını aşağılayan yeni bir toplumsal model dayatmaktadır. Sözleşmenin dayattığı toplumda kadın ve erkek cinsiyeti dışında cinsiyetler vardır. Bu cinsiyetler, “toplumsal cinsiyet”, “cinsel yönelim”, “cinsel kimlikler” şeklinde sözleşmede yer almaktadır. Sözleşme; LGBTİ diye başlayarak alfabenin bütün harflerini kapsayan, kadın ve erkek cinsiyeti dışında, doğadan farklı, çürümüş neoliberal sistemle dayatılan cinsiyet türlerini hukuk normu olarak belirlemeye teşvik etmektedir.
“Toplumsal cinsiyet” kavramı, Sözleşme’nin 2, 3/c, 4/3, 4/4, 6, 49/2, 60/1 ve 60/2. maddelerinde geçiyor. “Toplumsal cinsiyet”, 3/c maddesinde şöyle tanımlanıyor: ‘‘Toplumsal cinsiyet’, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır.”
Aslında, Türk kadını yıllardır toplum tarafından dayatılan cinsiyet rollerine ve ayrımcılığa karşı mücadele etmektedir. Oysa sözleşmede toplumsal cinsiyet tanımının yapıldığı bu maddenin hemen ardından gelen ve ayrımcılık yapmama ilkesini içeren 4. maddenin 3. bendinde “cinsiyet, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kimliği” korumaya alınıyor. Yani, toplumsal cinsiyet “cinsiyet rolleri”nin dışına çıkarılarak ayrı bir cinsel kimlik olarak tanımlanıyor. Ayrıca sözleşmede “eş” kavramının yanında “partner” kavramı kullanılıyor. Çok açık biçimde görülmektedir ki; İstanbul Sözleşmesi eşcinselliği yaygınlaştıran ve cinsiyetsiz toplum hedefine ilerleten bir araçtır. Sözleşmeyi önemli ve ayırt edici kılan özelliği de budur” dedi. (Haber Merkezi)
Sözleşme 14 Mart 2012 günü yalnızca 26 dakikalık görüşme sonunda, Batı denetimindeki bütün partilerin, Ak Parti, CHP, MHP, BDP milletvekillerinin oybirliğiyle TBMM’de onaylanmıştır. Böylece İstanbul Sözleşmesi, Anayasamızın 90. Maddesine göre, Türkiye hukuk düzeni içinde Anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyecek bir hukuki düzenleme olarak yer almıştır.
Avrupa Konseyi üyesi 13 ülke sözleşmeye taraf olmamıştır. Rusya ve Azerbaycan sözleşmeyi hiç imzalamamış; Birleşik Krallık, Macaristan, Bulgaristan gibi 11 ülke ise imzalamış ancak parlamentolarında onaylamamış, yani sözleşmeye taraf olmamıştır. Avrupa Konseyi üyesi olmamasına rağmen sözleşmeye taraf olabilecek ülkelerden hiçbiri sözleşmeyi imzalamamıştır. İstanbul Sözleşmesi, imzalayarak ve onaylayarak taraf olan ülkelerde 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Bugün gelinen nokta itibariyle; Sözleşme üzerine tartışmalar ne yazık ki sloganlara hapsedilmektedir. Batı merkezli medya tarafından kamuoyuna yanıltıcı bilgi verilerek, Sözleşmenin kadına şiddeti önleyecek bir rolü olduğu havası yaratılmaktadır. Bu durumda başta Vatan Partisi olmak üzere toplumun kadın erkek eşitliği konusunda duyarlı kuvvetlerinin ve elbette devleti yönetenlerin, algılara teslim olmayarak kamuoyunu aydınlatma, milleti kadına yönelik şiddetin önlenmesi için seferber etme görevi vardır. Kadına yönelik her türlü ayrımcılık ve şiddete kesinlikle son vermek, hepimizin sorumluluğudur. Başarıya ulaşmak için, kadınıyla erkeğiyle Cumhuriyet Devrimimizin değerleri ve programı çevresinde birleşmek ve kararlılıkla mücadele etmek durumundayız.
“KADINA EŞİTLİK MEVZİSİNDEYİZ”
Vatan Partisi olarak, İstanbul Sözleşmesi’ne karşı tavrını dile getiren Ateş, “kadınlarımızı her tür şiddet, haksızlık, eşitsizlik ve aşağılamadan kurtarma kararlılığı belirliyor. Kadınlarımızın sorunlarının dışardan dayatılan toplumumuza yabancı sözleşmelerle değil, eşitsizlikleri bütün ekonomik, toplumsal, kültürel, ideolojik, geleneksel ve töresel temelleriyle ortadan kaldıracak devrimci uygulamalarla çözüleceğinin bilincindeyiz. Kadınımızı acılar içinde yanmaktan ve erkeğimizi bu utançtan bir an önce kurtarmakta kararlıyız. .
“SÖZLEŞME YENİ CİNSİYETLERİ KABUL EDİYOR”
Ateş, “İstanbul Sözleşmesi “maksadının” her ne kadar kadına şiddeti önlemek olduğunu ileri sürse de farklı cinsiyet kabullerini kadın sorunu gerçeğinin içine gizleyen, toplumun doğal olmayan cinsiyetlere parçalanmasına rıza gösterilmesini dayatan bir metindir. Şekere bulanmış zehirdir. Bu yönüyle; iddia edilenin aksine kadını değersizleştirmekte, aileyi tahrip etmekte ve toplumu ayrıştırmaktadır. Birlikte mücadele edecek kadını ve erkeği karşı karşıya getirmektedir. Kadını metalaştırmakta, sorunu çözümsüzlüğe yöneltmektedir. İstanbul Sözleşmesi Türkiye’ye kadını aşağılayan yeni bir toplumsal model dayatmaktadır. Sözleşmenin dayattığı toplumda kadın ve erkek cinsiyeti dışında cinsiyetler vardır. Bu cinsiyetler, “toplumsal cinsiyet”, “cinsel yönelim”, “cinsel kimlikler” şeklinde sözleşmede yer almaktadır. Sözleşme; LGBTİ diye başlayarak alfabenin bütün harflerini kapsayan, kadın ve erkek cinsiyeti dışında, doğadan farklı, çürümüş neoliberal sistemle dayatılan cinsiyet türlerini hukuk normu olarak belirlemeye teşvik etmektedir.
“Toplumsal cinsiyet” kavramı, Sözleşme’nin 2, 3/c, 4/3, 4/4, 6, 49/2, 60/1 ve 60/2. maddelerinde geçiyor. “Toplumsal cinsiyet”, 3/c maddesinde şöyle tanımlanıyor: ‘‘Toplumsal cinsiyet’, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır.”
Aslında, Türk kadını yıllardır toplum tarafından dayatılan cinsiyet rollerine ve ayrımcılığa karşı mücadele etmektedir. Oysa sözleşmede toplumsal cinsiyet tanımının yapıldığı bu maddenin hemen ardından gelen ve ayrımcılık yapmama ilkesini içeren 4. maddenin 3. bendinde “cinsiyet, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kimliği” korumaya alınıyor. Yani, toplumsal cinsiyet “cinsiyet rolleri”nin dışına çıkarılarak ayrı bir cinsel kimlik olarak tanımlanıyor. Ayrıca sözleşmede “eş” kavramının yanında “partner” kavramı kullanılıyor. Çok açık biçimde görülmektedir ki; İstanbul Sözleşmesi eşcinselliği yaygınlaştıran ve cinsiyetsiz toplum hedefine ilerleten bir araçtır. Sözleşmeyi önemli ve ayırt edici kılan özelliği de budur” dedi. (Haber Merkezi)





