Mûsikî tarihimiz, sadece enstrümanları değil, o enstrümanların karakterini, ruhunu ve cihanşümul ufkunu da baştan aşağı değiştiren nâdir dehalara şahittir. Bugün umumiyetle halk arasında Karadeniz kemençesi ile sıkça karıştırılan, literatürde ise icra şeklinden ötürü "tırnak kemençesi" olarak da tesmiye edilen saz, aslı, doğrusu ve tarihî mirası itibariyle armudî formuyla asırlardır bu şehrin sesini, hüznünü ve nefasetini taşıyan İstanbul kemençesidir. İşte bu kadim sazı, kendi ifadesiyle de hakkını tam teslim ederek "İstanbul kemençesi" kimliğiyle yeniden dünya mûsikî sahnesine nakşeden, icrasındaki muazzam kudretle Ağa Han Ödülleri’ne lâyık görülen Derya Türkan, zamanımızın mûsikî tahtında oturan en mühim, en müstesna isimlerindendir.
Derya Türkan ismi bendeniz için yalnızca cihanşümul bir büyük sanatkârı değil, çeyrek asırlık kesintisiz bir dostluğu, mûsikî yoldaşlığını ve köklü bir muhabbeti ifade eder. Dile kolay, aşağı yukarı yirmi beş senelik bir aşinalıktan, mûsikînin kalbinde geçen bir ömürden bahsediyorum... Bu dostluğun ilk adımı, dün gibi hatırımdadır, kendisinin Kozyatağı’ndaki hânesinde atılmıştı. O gün, o evde çekilen ve Derya Ağabey’in bizzat imzalayarak lütfettiği o çok özel hatıra fotoğrafı, arkasındaki o kıymetli, zarif ithafıyla hâlâ şahsi arşivimin en mutena, en kıymetli köşesinde mahfuzdur.
Şurası hakkıyla bilinmelidir ki, Derya Türkan’ı bugün parmakla gösterilen bir Derya Türkan yapan âmil, mûsikî tarihimizin tesadüfleri değil, doğrudan doğruya o şanlı silsilenin asil ve kırılmaz bir halkası olmasıdır. Bu zincirin başı hiç şüphe yok ki, kadim medeniyetimizin son asırda yetiştirdiği en muazzam virtüöz, tamburdan lavtaya, oradan İstanbul kemençesine kadar dokunduğu her sazı âdeta yeniden var eden Tanburî Cemil Bey’dir. TRT gibi köklü, muazzam ve mektep vasfındaki bir devlet müessesesinde uzun yıllar sanatkârlık ederek ömrünü bu yola vakfeden Derya Türkan’ın bu mukaddes mûsikî silsilesine dâhil oluşu, aslında henüz ilk mektep çağlarına kadar uzanır. Babasının mûsikîye olan derin merakı, estetik zevki ve sönmez sevdası sayesinde, Derya Türkan daha çocuk yaşlarındayken hâneleri adeta gayriresmî bir konservatuvara, bir irfan akademisine dönüşmüştür. Dönemin en kıymetli sanatkârları, hanendeleri ve mûsikîşinasları o evde ağırlanmış; odalar asil perdelerle yankılanmıştır. Evde ardı arkası kesilmeyen o asil meşkler, mûsikî insanlarının nefesleri ve sanatkârane muhit, onu adeta bir sel gibi mûsikî tahsiline doğru sürüklemiştir. Hânelerindeki bu ilk mûsikî dersleri ve ev meşkleri, kendisini doğrudan doğruya resmi konservatuvar kapısına götüren o büyük zincirin en kıymetli, en kurucu ilk halkası olmuştur.
İşte bu bereketli iklimde yetişen Derya Türkan, nihayetinde Tanburî Cemil Bey dehasının taş plaklara hapsettiği mûsikî demlerini, ney tavrının kutbu Niyazi Sayın ile yan yana gelerek günlerce, aylarca dinleyen, o icrayı adeta satır satır taklit ve tahlil ederek kendi dehasını yoğuran muazzam bir tırnak kemençesi üstadının, yani İhsan Özgen’in rahlesine oturmuştur. İhsan Özgen hocamız, bir talebeye sadece enstrüman çalmayı değil; doğumdan ölene kadar bir talebe kalabilmenin asaletini, durmaksızın çalışmanın mukaddesatını ve bildiğini her dem yenilemenin zaruretini aşılayan bir ulu çınardı. İnsana bildiğini sandığı şeylerin bambaşka çehreleri olabileceğini gösteren, başkalarının düşüncelerinden ve farklı ekollerden alınacak derslerin ne kadar kıymetli olduğunu öğreten o muazzam irfan kapısını Derya Türkan için açan, hiç şüphesiz İhsan Özgen olmuştur. Bugün Derya Türkan’ın yayından dökülen ve hepimizi büyüleyen o muazzam gelenek, hiç şüphe yok ki hocasına, hocasının da Cemil Bey’den tevarüs ettiği o büyük mirasa ve bu muazzam mûsikî ahlakına olan sarsılmaz sadakatine borçludur.
Lâkin Derya Türkan’ı akranlarından ve döneminin diğer İstanbul kemençesi icracılarından bıçak gibi ayıran en bâriz vasıf, şüphe yok ki sazından çıkardığı o kendine has nefasetteki ton ve parmaklarının enstrüman üzerindeki o fevkalade, baş döndürücü kıvrak hareketleridir. Büyük usta İhsan Özgen, İstanbul kemençesi icrası için boşa "demir leblebi" dememiştir. Hatta Derya Ağabey vaktizamanında hocasına bu tabirin hikmetini sual ettiğinde, büyük ustadan mûsikî tarihine altın harflerle geçecek şu cevabı almıştır: "Çünkü evladım, çiğnersin çiğnersin ama bir türlü yutamazsn..." Çalınması, ehlileştirilmesi bu derece çetin olan, yutulması imkânsız o demir leblebiyi büyük bir maharetle çiğneyip yutabilmek, yaydan dökülen o eşsiz çarpmaları ve glissandoları (nağmeler arası o kadife süzülüşleri) bu denli pürüzsüz icra edebilmek her babayiğidin harcı değildir; işte Derya Türkan bu muazzam çetinliği aşmış, enstrümanı kendi uzvu kılmış nâdir isimlerdendir.
Elbette ki bu teknik deha, alelade bir parmak otomatiğinden ibaret olmayıp, arkasında saklı duran engin bir mûsikî birikiminin, kadim medeniyetimizin kaydettiği o devasa kültürün bir tezahürüdür. Üstelik bu derin kültürün ve aşılmaz tekniğin ötesinde, onun yayından dökülen nağmelerde mûsikîşinasların hemen fark edeceği muazzam bir lezzet, tarifsiz bir zevk ve asil bir nefaset gizlidir. Kulak veren herkes, o yüksek zevkin ve mûsikî lezzetinin büyüsüne kapılmaktan kendini alamaz. Dahası, Derya Türkan’ı dinlerken insanın sinesine dokunan öyle bir hususiyet vardır ki; en küçücük bir nağmede dahi o yayı çekişindeki zarafeti, o sesi sivriltmeden, tırmalamadan gövdeden söküşündeki ustalığı işittiğiniz an, tereddütsüz bir biçimde "Evet, bu Derya Türkan’dır" dersiniz. O imza niteliğindeki eşsiz yay tavrı ve ton kalitesi, onun dehasını ilk saniyede faş eder.
Bu cihanşümul yolculuğun evveline baktığımızda ise, onun mûsikî karakterini yoğuran bir diğer mühim mektebi zikretmek farzdır. Derya Türkan, henüz çok genç yaşlardayken, Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu’nun kurucusu ve büyük tambur üstadı Necdet Yaşar’ın dikkatini çekmiş ve bizzat kendisi tarafından bu güzide topluluğa davet edilmiştir. Yaşının çok küçük olmasına rağmen bu engin mûsikî deryasının tam kalbinde yer alması, klasik Türk mûsikîsi icrasında muazzam bir tecrübe ve üslup disiplini kazanmasına vesile olmuştur. "Necdet Yaşar Okulu" diyebileceğimiz bu köklü çatı, onun mûsikî yolculuğundaki gelişimi, makam algısı ve kemâle ermesi açısından şüphe yok ki en mühim dönüm noktalarından biridir. Bu sarsılmaz temelin üzerine, yine genç yaşlarından itibaren kendisini keşfedip kendi grubuna dâhil eden, başta Avrupa olmak üzere enstrümanın uluslararası sahnede tanınmasına, saygı görmesine ve cihan çapındaki konserler vasıtasıyla yankı bulmasına vesile olan kıymetli neyzen Kudsi Ergüner’in katkılarını da burada hürmetle ve minnetle anmak borcumuzdur.
Burada ehemmiyetle ve kalın çizgilerle vurgulamak icap eder ki; Derya Türkan’ın Avrupa’nın muhtelif memleketlerinde, apayrı mûsikî geleneklerinden gelen farklı gruplarla ve dünya çapındaki müzisyenlerle yan yana gelerek ortaya koyduğu müşterek eserler, onun sanatkâr kimliğinin en mühim sütunlarından biridir. O, sınırları aşan muazzam bir mûsikî yelpazesine maliktir. Klasik Türk mûsikîsinin o asil ve köklü mirasını; cazın o serbest doğaçlama hissiyatından flamenkonun ateşli ritimlerine, Arap mûsikîsinin o derin makam yapılarından Balkan coğrafyasının kıvrak nağmelerine kadar uzanan devasa bir çeşitliliğin renkleriyle harmanlamıştır. Lâkin bunu yaparken, kendisi bizzat o müzikleri icra eden bir batılı müzisyen gibi değil, İstanbul kemençesinin o kadim ruhunu o dünyaların içine aksettiren bir üstad olarak var etmiştir. Farklı iklimlerin mûsikîşinaslarıyla kurduğu bu temaslar, onlardan tevarüs ettiği farklı yaklaşımlar ve zıt meşreplerdeki sanatkârların bir araya gelerek vücuda getirdikleri o özgün tınılar, Derya Türkan’ın bugünkü muazzam icra üslubunu şekillendiren, onu zenginleştiren en kıymetli amillerdendir.
Bendenizin onda gördüğü ve en çok hayranlık duyduğu, onu çağdaşlarından ayıran en büyük hususiyet tam olarak budur: O, kemençesini dünyadaki her türlü mûsikî disiplininin, her türlü ses renginin içerisine muazzam bir maharetle entegre edebilmiş; sazını sadece klasik Türk mûsikîsinin dar sınırları ve çevresi içinde tutup hapsetmemiştir. Bahsettiğim o caz esintileri, flamenko, Arap ve Balkan mûsikîsi gibi apayrı ses dünyalarıyla kurduğu bu organik bağlar, onu şüphe götürmez bir biçimde çağımızın en hususi, en entelektüel icracısı kılmaktadır. Kendi köklerine sonuna kadar sadık kalırken, cihanın seslerine de böylesine kulak kabartabilmiş ve o sesleri kendi sazıyla, kendi mûsikî kültürüyle eritip harmanlayabilmiş olmak, ancak ve ancak onun çapındaki bir dehanın şiarı olabilir.
Derya Türkan’ın uluslararası sahnedeki bu muvaffakiyeti Ağa Han Ödülü ile taçlandığında, bu toprağın sesine gönül vermiş bir mûsikîşinas olarak sinemizi muazzam bir gurur ve heyecan kaplamıştı. Heyhat! Gelin görün ki, böylesine ehemmiyetli bir sanatkârın kazandığı bu cihanşümul muvaffakiyet karşısında bizim uluslararası kültür sanattan bihaber, sığ gündemlerin peşinde koşan ulusal basınımız üç maymunu oynamış, köşlerinde bu büyük habere hak ettiği yeri ayırmamıştır. Medyamızın bu sığlığı, bu vefasızlığı ve bu çapa sahip bir dehayı görmezden gelişi, kültür tarihimiz adına içimizi sızlatan, geleceğe karşı bizi mahcup eden en derin yaralardan biridir.
Derya Türkan’ın o eşsiz icrası, mûsikîdeki muazzam refakati, yayının asil dokunuşu ve dehası üzerine sayfalarca, saatlerce yazsak da kelamımız muhakkak eksik kalacaktır. Lâkin şimdilik bu köşeden, tarihe ve dijital hafızaya ufacık da olsa hakiki, silinmez bir not düşebilmişsek ne mutlu bize...