Her şey çok güzel başlamıştı. Türkiye Kupası final maçıydı, dakika on ikide Arif Erdem’in vermiş olduğu pas neticesinde Hakan Şükür’ün golüyle Galatasaray 1 – 0 öne geçmişti. Bu arada maç İstanbul İnönü Stadında oynanmaktaydı, Beşiktaş’ın stadında yani. Deplasmanda 1 – 0 öne geçmek büyük avantajdı, lakin çok uzun sürmemişti bu sevinç Beşiktaş atağa kalkmıştı. Kendi sahasında olmasının verdiği özgüvenle Galatasaray kalesine kontra atak diye tabir edilen atak neticesinde defansın ve kaleci Hayrettin’in hatalar zincirinin ardı ardına gelmesiyle Büyük Metin’in golüyle skora eşitlik gelmişti. 1 – 1.
İlk yarıda Beşiktaş üstünlüğü vardı. Atak üstüne atak gerçekleştiriyordu. Biz de babamla ekran karşısında hop oturup hop kalkıyorduk. Derken Feyyaz’ın mükemmel pasıyla kaleciyle karşı karşıya kalan Madida’nın vuruşuyla top Galatasaray ağlarıyla kucaklaşıyordu ve ilk yarı Beşiktaş’ın 2 – 1 üstünlüğü ile neticeleniyordu.
İkinci yarı başladığında Galatasaray baskılı futboluyla bizi heyecanlandırmıştı. Karambol esnasında topa son dokunan Bülent olmuştu ve skora bir kez daha eşitlik gelmişti. Belirtmeden geçemeyeceğim, maçı izlerken babam rakı içiyordu. Ben de annemin büyük özenle babama meze olsun diye dilimlediği meyveleri tırtıklıyordum. Mandalina, portakal ve elmalar özellikle babamın mezesiyse daha cazip görünüyordu gözüme. Rakı içmesine de büyük hayranlık duymaktaydım o zamanlar. Rakının çok matah bir şey olduğunu düşünüyordum. Büyüdükçe de bu düşüncemde çok haklı olduğum kanaatine vardım niyeyse. Maç devam ediyordu. Biz de maçın temposuna ayak uydururcasına hop oturup hop kalkıyorduk. Babam maç izlerken çok heyecanlanırdı. Mesela, kaleciyle karşı karşıya kalmışsa bir futbolcu babam hem yüksek perdeden bağırarak hem de hangi ayağı müsaitse o ayağıyla topa vuruyormuşçasına ayağını savururdu. Bu görüntü beni korkutmakla beraber daha da heyecanlandırırdı. Ben o zamanlar 8 yaşındaydım. Babam rakı içiyordu, ben ise içimden dua ediyordum, Galatasaray’ın kazanması için. İnançlı bir velettim. Çok fırlamaydım, ama içimden taşıp gelen bir inanç beni sarıp sarmalıyordu. Allah’tan korkmamakla beraber büyük bir sevgi besliyordum. Annemden kaynaklanıyordu sanırım bu sevgi o zamanlar. Annem namazını kılar, ramazanda orucundan geri kalmazdı. Babam namaz kılmazdı, rakı içerdi ama o da inançlıydı. Ramazan geldiğinde içkiye ara verir, mümkün mertebe orucunu aksatmamaya riayet ederdi.
Maç devam ediyordu. Türkiye kupası final maçı olması sebebiyle her iki takım da ziyadesiyle baskılı oynuyordu. Metin’in ara pasıyla Galatasaray ceza sahasına sarkan Alpay, kaleciyle karşı karşıya kalmış ve Hayrettin’in büyük hatası yüzünden durum 3 – 2 olmuştu. Babam alkolün de etkisiyle sanırım ağzını bozmuştu. Ağır küfürler etmeye başlamıştı Galatasaraylı futbolculara ve en nihayetinde maç bu şekilde neticeleniyordu. Beşiktaş 94 – 95 sezonunun ilk kupasının sahibi oluyordu.
Maç bittikten sonra annem sabahtan teyzem ile konuştuğunu ve bizi beklediklerini söyledi. Babam normalde ters cevap vermesi gerekirken, hiç ikiletmedi. “Hazırlanın madem, gidelim” dedi. Kalktık hazırlandık. İşte hazırlanmak dediğim de, üzerimize daha böyle dışarıya çıkılabilir şeyler giydik. On dakikaya hazırdık. Zaten on beşinci dakikadan sonra babam fikrinden vazgeçebilir ve biz hazırlandığımızla kalabilirdik. Babam genel itibariyle her şeyin hemen olmasını isterdi. Sanırım benim de tez canlılığım ve istediğim şeyin hemen olması dürtüsü babamdan geçmişti bana. Genetikti anladığım kadarıyla. Eğer on dakikada değil de, on beşinci dakikada hazır olsaydık misal, babam bizi teyzeme götürmekten vazgeçerdi. Yapardı bunu yani. Ev içerisinde babamın otoriter tavrı annemle beni diken üstünde oturtmaya yetiyordu. Genel Türk aile yapısı işte. Erkek egemen toplumun bizim çekirdek ailemize yansıması da bu şekilde olmuştu. Lakin bu durumdan kimse şikayetçi değildi. Benim şikayetçi olabileceğim bir durum yoktu zaten daha sekiz yaşındaydım. Annem ailesinden böyle gördüğünden dolayı o da hayatından memnundu. Genel itibariyle annem her şeyden çok memnundu. Hiçbir zaman tek bir konudan şikayet ettiğine şahit olmadım. Her şeye şükür ederdi ve sanırım bu şükürcü tavrıydı annemi her daim mutlu eden. Annem dışarıya karşı mı böyle mutlu görünüyordu yoksa gerçekten mutlu muydu? Bunu hiç bilemedim, ama mutsuz olduğuna çok az şahit oldum, hatta çevremizdeki herkesler de bunu hep böyle söyledi. Ya annem çok güzel kırgınlık, kızgınlık ve üzüntülerini saklıyordu ya da hiçbir şeyi kafasına takmıyordu. Tabii ki kendisinden fazla bizi düşünmesinin neticesiydi yüzünden eksik etmediği tebessüm.
Teyzemlere gittik. Saat sekiz civarıydı yanlış hatırlamıyorsam. Biz daha kapıdan içeriye girmemiştik ki, eniştem portmantodan ceketini aldı. Bize “hoş geldiniz” dedi ve biz içeriye girerken o da dışarıya çıktı. Babamla beraber gittiler. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar oturduk teyzemlerde. Biz çocuklar olarak oyunlar oynadık. Annemler muhabbetlerini yaptılar, fakat saat gerçek anlamda çok ilerlemişti. Gece yarısını geçti, bir oldu, iki oldu, üç oldu ve üçü biraz geçe kapı çaldı. Kapıda yalnızca eniştem vardı, annem baştan telaşlandı. Babamın nerede olduğunu soracak gibi oldu ki, eniştem aşağıda arabada bizi beklediğini söyledi. Eniştem ayakta zor duruyordu. Çok sarhoştu. Biz annemle hemen toparlanıp aşağıya indik. Bahsetmiştim ya, babam bekletilmekten hiç hoşlanmazdı. Apar topar indik aşağı. Gözümden uyku akıyordu. Hatta o kadar ki, gözlerim yarı açık, içim uyuyordu.
Arabaya bindik. O esnada annemle babam bir şey konuştular mı hatırlamıyorum, ama babam arabayı zorla hareket ettirdi. Sonradan büyüklerle yaptıkları bir muhabbette şahit olduğuma göre babam arabayı üçüncü viteste kaldırmaya çalışmış. Bir şekilde hareket ettirmiş ve biz yola çıkmıştık. Fakat çok gidemedik, o kadar sarhoştu ki, direksiyon hakimiyetini araba hareket ettiği gibi kaybetmişti ve biz yol kenarında park halindeki arabalara vurmak üzereyken birden arabanın yönü değişti ve yolun sağ tarafındaki kaldırıma kafadan girdik. Ben uykulu haldeydim. Zor duruyordum. Annem beni kapıdan taraf oturtmazdı hiç, ha bu arada söylemeyi unuttum bizim araba kamyonetti. Yani arkada oturmaya koltuk yoktu. Üçümüz de ön koltukta oturmak zorundaydık. Arabanın markası Anadol idi. Otomobilden bozma kamyonetti bizim araba. Babam otomobil olarak aldığı aracı ortadan kestirip kamyonete çevirmişti. İşi icabı böyle bir şey yapma ihtiyacı duymuştu. İşi, o zamanlar betonculuktu. Şimdi büyük firmaların yaptığı inşaatların beton dökme işini o zamanlar babamın işiydi. Karma makinesi ve asansör diye tabir edilen makineleri vardı. O makineleri otomobilden bozma kamyonetin arkasına bağlıyordu ve işin olduğu yere kadar öyle gidiyordu. Sonraları bu iş geçerliliğini yitirdi. Büyük firmalar bu işe de el atmıştı. Bizimkilerin tüm gün uğraşarak bitirdiği hatta bazen iki, üç güne sarkıtarak bitirdikleri işi, bu büyük firmalar birkaç saatte hallediyordu. Üstelik, babam genelde yanında on civarı adam çalıştırıyordu. Fakat bu büyük firmalar en fazla üç personelle işlerini görüyordu. Zamandan yana tasarruf eden inşaat sahipleri burjuvaları tercih ettiğinden bir meslek de böylelikle tarihin karanlık odalarında unutulmuştu. Bugün çok kişi hatırlamaz mesela babamın yıllarca emek verdiği bu betonculuk mesleğini.
Neyse, biz kafadan kaldırıma vurunca, ben zaten uyku halindeydim ve ayaklarımın üstünde oturmaktaydım. Çarpmayla birlikte öne doğru çok sert düştüm ve düşerken torpidoya kafa attım. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı kafamı vurunca. İki kaşımın ortasından kan sızmaya başlamıştı. İlkin ben pek bir şey anlamadım. Apar topar arabadan indik, onu hatırlıyorum. Arabayı çarptığı yerden geriye doğru ittirdiklerini hatırlıyorum ve sağdan soldan insanların koşuşarak yanımıza geldiklerini hatırlıyorum ve ben bunca hengamenin içinde tek başıma bırakılmıştım. İki kaşımın ortasından sızan kandan yola adımı yazmaya çalışıyordum. Nasıl bir travma geçirmişsem artık.
Bütün bunlar olurken, kenardan köşeden gecenin o saatinde nereden çıktıklarını bilmediğim insanlar feryat figan yanımızda bitmişti. Tam bu esnada araba tutuştu. Önden, motor bölümünden dumanlar yükselmeye başladı. Alevlerin arabayı sarması çok uzun sürmedi. Arabamız yanıyordu. Yine nereden çıkmış olabileceğine dair en ufak bir fikre sahip olmadığım adamın biri koşarak olay yerine geldi ve ne benim, ne annemin ne de orada o an bulunan herhangi birinin bilebileceği, babamın da o karışıklıkta aklına gelmeyeceği bir şey yaptı. Arabanın açık olan sol kapısına doğru yöneldi, şoför koltuğunun altındaki battaniyeyi aldı ve yanan kaputa vurmaya başladı. Bilenler bilir Anadol marka araba samandır ve tutuşursa eğer çabuk sönmez. Aynı zamanda benzinli araba olunca su döktükçe alevler daha da büyümeye başlamıştı. Ta ki battaniyeyle yapılan bu müdahaleye kadar. Battaniye ile alevleri kontrol atlına alan bu adam, akabinde benim yanıma geldi ve eliyle çenemden hafifçe tutarak başımı yukarıya doğru kaldırdı. Oralarda telaşla bir şeyler yapmaya çalışan annemi nereden tanıyordu bilmiyorum, o kadar insanın içinde gidip annemi buldu ve “yenge, çocuğun kaşı kanıyor, hastaneye götürmemiz lazım” dedi. Annem beni o halde, iki kaşımın arasından akan kanı görünce feryadı bastı. Apar topar, kazanın gerçekleştiği mevkide bulunan özel hastaneye götürdüler beni. Nöbetçi doktora haber verildi. Kanayan yere tampon uygulandı, kan dindirildi. Az sonra da nöbetçi doktor girdi yatmakta olduğum odanın kapısından içeriye. Ben sedyede sırt üstü yatmaktaydım. Nöbetçi doktor bey öncelikli olarak tamponu kaldırdı, yarama yakından baktı ve dikiş atması gerektiğini söyledi. Diğer yandan tampon yapmaya devam ediyordu, fakat fazla bastırıyordu, bu da benim canımı yakıyordu. Parmağı gözümün içindeydi adeta, rahatsız olmuştum. Debelenmeye başladım. Onlar yaradan dolayı debelendiğimi sanmışlardı. Debelenmeyeyim diye ayaklarımdan göğsümden bastırmaya başladılar. Ağzımı da açamıyordum. İşlem bitene kadar gözümün çıkmamış olmasına dua ettim. Dikiş atma işlemi ne kadar sürdü tam olarak bilincinde değildim. Beş dakika, on dakika, yarım saat? Bilmiyordum hiçbir şey. Böylesi durumlarda zaman durur ve siz kendinize geldiğinizde göz açıp kapatıncaya kadar bir zaman geçtiğini zannedersiniz, ama aslında hiç öyle değildir. Belki bir asır geçmiştir ve siz kaldığınız yerden devam etmektesinizdir. Canı yanan insan için zaman akmaz. Görüntüler sadece birer siluettir.
Nöbetçi doktor bey işi bittikten sonra odada bulunan büyüklerime bu gece uyumamam gerektiğini salık verdi, konuşmaları bir hayal perdesi arkasından duyuyor gibiydim. Görüntüler de silikti. Çok uykum vardı, lakin uyumamam gerektiği söylenmişti. Apar topar karar verilip benim teyzemlerde kalmam sonucuna varıldı. Teyzemlerin evi, hemen bir sokak arkasındaydı iki kaşımın ortasına burnumun tam üstüne dikiş atılan özel hastane.
Babam bu esnada üstüme yürümüştü alkolün de kendisine verdiği yetkiye dayanarak. Bilinçsizlik hâli böyle bir şeydi işte, 8 yaşındaki evladını tanımaz hâle getiriyor insanı mübarek alkol. Diğer yandan bilinç akışım devam ediyordu, babamdan korkuyordum zaten, bu hâlinden daha da korkmuştum. Korkunun ötesinde bir duygu durumuydu bu belki de. Beşiktaş’a yenilen Galatasaray yüzünden bütün bunlar başımıza gelmişti diye geçiyordu aklımdan. Babam için her şeyden önemliydi Galatasaray. Fanatiklik başka bir boyut kazanmıştı babamın bünyesinde. Kendisine ve ailesine zarar verecek boyutlardaydı.
Sabaha kadar uyutmadı teyzemler beni. Hava aydınlandığında göz kapaklarıma söz geçiremez hâle gelmiştim. Her şey netleşmeye başlamıştı. Eve gitmek istiyordum, ama kendi başıma karar alabilecek yaşta değildim ve yaralıydım. İki kaşımın ortasında burnumun hemen üstündeki sargı bezi görüş açımı az da olsa etkiliyordu.
Eve götürdü beni teyzemler. Öğleden sonraydı. Sonradan annemden dinlediğime göre, bizim yanan arabayı söndüren, beni hastaneye götüren ve kaza yerinde her bir şeyi tek başına halleden adam babamın sanayiden elektrikçi ustasıymış. Bizim arabayı da sabah ilk iş sanayiye çektireceğini söylemiş, fakat babam sabah kendisine gelince kazanın olduğu yere gittiğinde araba akşam nasıl bırakıldıysa öylece durmaktaymış, adamın anneme söylediği kendisini çok iyi tanıdığı bir elektrikçisi yokmuş babamın. Babam adamı sanayide aradı, sormadığı kimse kalmadı, hatta kendisine yardımlarından dolayı kocaman bir cumhuriyet altını yaptırdı. Lakin bize yardım eden araba elektrikçisi olduğunu söyleyen bir adama hiçbir zaman ulaşamadık, o da çıkıp ne arabanın durumunu ne de çocuk nasıl oldu diye sormadı bir daha. Kimdi, neydi, nereden çıkıp gelmişti gecenin o bilinmez karanlığında, hiç bilemedik! O zamandan beri kafamda yarattığım bir Hızır’dır o abi. Hayat hengamesinin içerisinde yaşadığımız bir mistik hikayemiz eksikti, o da olmuştu. Şükürler olsundu.
Osman Coşkun
www.coskunosman.com
İlk yarıda Beşiktaş üstünlüğü vardı. Atak üstüne atak gerçekleştiriyordu. Biz de babamla ekran karşısında hop oturup hop kalkıyorduk. Derken Feyyaz’ın mükemmel pasıyla kaleciyle karşı karşıya kalan Madida’nın vuruşuyla top Galatasaray ağlarıyla kucaklaşıyordu ve ilk yarı Beşiktaş’ın 2 – 1 üstünlüğü ile neticeleniyordu.
İkinci yarı başladığında Galatasaray baskılı futboluyla bizi heyecanlandırmıştı. Karambol esnasında topa son dokunan Bülent olmuştu ve skora bir kez daha eşitlik gelmişti. Belirtmeden geçemeyeceğim, maçı izlerken babam rakı içiyordu. Ben de annemin büyük özenle babama meze olsun diye dilimlediği meyveleri tırtıklıyordum. Mandalina, portakal ve elmalar özellikle babamın mezesiyse daha cazip görünüyordu gözüme. Rakı içmesine de büyük hayranlık duymaktaydım o zamanlar. Rakının çok matah bir şey olduğunu düşünüyordum. Büyüdükçe de bu düşüncemde çok haklı olduğum kanaatine vardım niyeyse. Maç devam ediyordu. Biz de maçın temposuna ayak uydururcasına hop oturup hop kalkıyorduk. Babam maç izlerken çok heyecanlanırdı. Mesela, kaleciyle karşı karşıya kalmışsa bir futbolcu babam hem yüksek perdeden bağırarak hem de hangi ayağı müsaitse o ayağıyla topa vuruyormuşçasına ayağını savururdu. Bu görüntü beni korkutmakla beraber daha da heyecanlandırırdı. Ben o zamanlar 8 yaşındaydım. Babam rakı içiyordu, ben ise içimden dua ediyordum, Galatasaray’ın kazanması için. İnançlı bir velettim. Çok fırlamaydım, ama içimden taşıp gelen bir inanç beni sarıp sarmalıyordu. Allah’tan korkmamakla beraber büyük bir sevgi besliyordum. Annemden kaynaklanıyordu sanırım bu sevgi o zamanlar. Annem namazını kılar, ramazanda orucundan geri kalmazdı. Babam namaz kılmazdı, rakı içerdi ama o da inançlıydı. Ramazan geldiğinde içkiye ara verir, mümkün mertebe orucunu aksatmamaya riayet ederdi.
Maç devam ediyordu. Türkiye kupası final maçı olması sebebiyle her iki takım da ziyadesiyle baskılı oynuyordu. Metin’in ara pasıyla Galatasaray ceza sahasına sarkan Alpay, kaleciyle karşı karşıya kalmış ve Hayrettin’in büyük hatası yüzünden durum 3 – 2 olmuştu. Babam alkolün de etkisiyle sanırım ağzını bozmuştu. Ağır küfürler etmeye başlamıştı Galatasaraylı futbolculara ve en nihayetinde maç bu şekilde neticeleniyordu. Beşiktaş 94 – 95 sezonunun ilk kupasının sahibi oluyordu.
Maç bittikten sonra annem sabahtan teyzem ile konuştuğunu ve bizi beklediklerini söyledi. Babam normalde ters cevap vermesi gerekirken, hiç ikiletmedi. “Hazırlanın madem, gidelim” dedi. Kalktık hazırlandık. İşte hazırlanmak dediğim de, üzerimize daha böyle dışarıya çıkılabilir şeyler giydik. On dakikaya hazırdık. Zaten on beşinci dakikadan sonra babam fikrinden vazgeçebilir ve biz hazırlandığımızla kalabilirdik. Babam genel itibariyle her şeyin hemen olmasını isterdi. Sanırım benim de tez canlılığım ve istediğim şeyin hemen olması dürtüsü babamdan geçmişti bana. Genetikti anladığım kadarıyla. Eğer on dakikada değil de, on beşinci dakikada hazır olsaydık misal, babam bizi teyzeme götürmekten vazgeçerdi. Yapardı bunu yani. Ev içerisinde babamın otoriter tavrı annemle beni diken üstünde oturtmaya yetiyordu. Genel Türk aile yapısı işte. Erkek egemen toplumun bizim çekirdek ailemize yansıması da bu şekilde olmuştu. Lakin bu durumdan kimse şikayetçi değildi. Benim şikayetçi olabileceğim bir durum yoktu zaten daha sekiz yaşındaydım. Annem ailesinden böyle gördüğünden dolayı o da hayatından memnundu. Genel itibariyle annem her şeyden çok memnundu. Hiçbir zaman tek bir konudan şikayet ettiğine şahit olmadım. Her şeye şükür ederdi ve sanırım bu şükürcü tavrıydı annemi her daim mutlu eden. Annem dışarıya karşı mı böyle mutlu görünüyordu yoksa gerçekten mutlu muydu? Bunu hiç bilemedim, ama mutsuz olduğuna çok az şahit oldum, hatta çevremizdeki herkesler de bunu hep böyle söyledi. Ya annem çok güzel kırgınlık, kızgınlık ve üzüntülerini saklıyordu ya da hiçbir şeyi kafasına takmıyordu. Tabii ki kendisinden fazla bizi düşünmesinin neticesiydi yüzünden eksik etmediği tebessüm.
Teyzemlere gittik. Saat sekiz civarıydı yanlış hatırlamıyorsam. Biz daha kapıdan içeriye girmemiştik ki, eniştem portmantodan ceketini aldı. Bize “hoş geldiniz” dedi ve biz içeriye girerken o da dışarıya çıktı. Babamla beraber gittiler. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar oturduk teyzemlerde. Biz çocuklar olarak oyunlar oynadık. Annemler muhabbetlerini yaptılar, fakat saat gerçek anlamda çok ilerlemişti. Gece yarısını geçti, bir oldu, iki oldu, üç oldu ve üçü biraz geçe kapı çaldı. Kapıda yalnızca eniştem vardı, annem baştan telaşlandı. Babamın nerede olduğunu soracak gibi oldu ki, eniştem aşağıda arabada bizi beklediğini söyledi. Eniştem ayakta zor duruyordu. Çok sarhoştu. Biz annemle hemen toparlanıp aşağıya indik. Bahsetmiştim ya, babam bekletilmekten hiç hoşlanmazdı. Apar topar indik aşağı. Gözümden uyku akıyordu. Hatta o kadar ki, gözlerim yarı açık, içim uyuyordu.
Arabaya bindik. O esnada annemle babam bir şey konuştular mı hatırlamıyorum, ama babam arabayı zorla hareket ettirdi. Sonradan büyüklerle yaptıkları bir muhabbette şahit olduğuma göre babam arabayı üçüncü viteste kaldırmaya çalışmış. Bir şekilde hareket ettirmiş ve biz yola çıkmıştık. Fakat çok gidemedik, o kadar sarhoştu ki, direksiyon hakimiyetini araba hareket ettiği gibi kaybetmişti ve biz yol kenarında park halindeki arabalara vurmak üzereyken birden arabanın yönü değişti ve yolun sağ tarafındaki kaldırıma kafadan girdik. Ben uykulu haldeydim. Zor duruyordum. Annem beni kapıdan taraf oturtmazdı hiç, ha bu arada söylemeyi unuttum bizim araba kamyonetti. Yani arkada oturmaya koltuk yoktu. Üçümüz de ön koltukta oturmak zorundaydık. Arabanın markası Anadol idi. Otomobilden bozma kamyonetti bizim araba. Babam otomobil olarak aldığı aracı ortadan kestirip kamyonete çevirmişti. İşi icabı böyle bir şey yapma ihtiyacı duymuştu. İşi, o zamanlar betonculuktu. Şimdi büyük firmaların yaptığı inşaatların beton dökme işini o zamanlar babamın işiydi. Karma makinesi ve asansör diye tabir edilen makineleri vardı. O makineleri otomobilden bozma kamyonetin arkasına bağlıyordu ve işin olduğu yere kadar öyle gidiyordu. Sonraları bu iş geçerliliğini yitirdi. Büyük firmalar bu işe de el atmıştı. Bizimkilerin tüm gün uğraşarak bitirdiği hatta bazen iki, üç güne sarkıtarak bitirdikleri işi, bu büyük firmalar birkaç saatte hallediyordu. Üstelik, babam genelde yanında on civarı adam çalıştırıyordu. Fakat bu büyük firmalar en fazla üç personelle işlerini görüyordu. Zamandan yana tasarruf eden inşaat sahipleri burjuvaları tercih ettiğinden bir meslek de böylelikle tarihin karanlık odalarında unutulmuştu. Bugün çok kişi hatırlamaz mesela babamın yıllarca emek verdiği bu betonculuk mesleğini.
Neyse, biz kafadan kaldırıma vurunca, ben zaten uyku halindeydim ve ayaklarımın üstünde oturmaktaydım. Çarpmayla birlikte öne doğru çok sert düştüm ve düşerken torpidoya kafa attım. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı kafamı vurunca. İki kaşımın ortasından kan sızmaya başlamıştı. İlkin ben pek bir şey anlamadım. Apar topar arabadan indik, onu hatırlıyorum. Arabayı çarptığı yerden geriye doğru ittirdiklerini hatırlıyorum ve sağdan soldan insanların koşuşarak yanımıza geldiklerini hatırlıyorum ve ben bunca hengamenin içinde tek başıma bırakılmıştım. İki kaşımın ortasından sızan kandan yola adımı yazmaya çalışıyordum. Nasıl bir travma geçirmişsem artık.
Bütün bunlar olurken, kenardan köşeden gecenin o saatinde nereden çıktıklarını bilmediğim insanlar feryat figan yanımızda bitmişti. Tam bu esnada araba tutuştu. Önden, motor bölümünden dumanlar yükselmeye başladı. Alevlerin arabayı sarması çok uzun sürmedi. Arabamız yanıyordu. Yine nereden çıkmış olabileceğine dair en ufak bir fikre sahip olmadığım adamın biri koşarak olay yerine geldi ve ne benim, ne annemin ne de orada o an bulunan herhangi birinin bilebileceği, babamın da o karışıklıkta aklına gelmeyeceği bir şey yaptı. Arabanın açık olan sol kapısına doğru yöneldi, şoför koltuğunun altındaki battaniyeyi aldı ve yanan kaputa vurmaya başladı. Bilenler bilir Anadol marka araba samandır ve tutuşursa eğer çabuk sönmez. Aynı zamanda benzinli araba olunca su döktükçe alevler daha da büyümeye başlamıştı. Ta ki battaniyeyle yapılan bu müdahaleye kadar. Battaniye ile alevleri kontrol atlına alan bu adam, akabinde benim yanıma geldi ve eliyle çenemden hafifçe tutarak başımı yukarıya doğru kaldırdı. Oralarda telaşla bir şeyler yapmaya çalışan annemi nereden tanıyordu bilmiyorum, o kadar insanın içinde gidip annemi buldu ve “yenge, çocuğun kaşı kanıyor, hastaneye götürmemiz lazım” dedi. Annem beni o halde, iki kaşımın arasından akan kanı görünce feryadı bastı. Apar topar, kazanın gerçekleştiği mevkide bulunan özel hastaneye götürdüler beni. Nöbetçi doktora haber verildi. Kanayan yere tampon uygulandı, kan dindirildi. Az sonra da nöbetçi doktor girdi yatmakta olduğum odanın kapısından içeriye. Ben sedyede sırt üstü yatmaktaydım. Nöbetçi doktor bey öncelikli olarak tamponu kaldırdı, yarama yakından baktı ve dikiş atması gerektiğini söyledi. Diğer yandan tampon yapmaya devam ediyordu, fakat fazla bastırıyordu, bu da benim canımı yakıyordu. Parmağı gözümün içindeydi adeta, rahatsız olmuştum. Debelenmeye başladım. Onlar yaradan dolayı debelendiğimi sanmışlardı. Debelenmeyeyim diye ayaklarımdan göğsümden bastırmaya başladılar. Ağzımı da açamıyordum. İşlem bitene kadar gözümün çıkmamış olmasına dua ettim. Dikiş atma işlemi ne kadar sürdü tam olarak bilincinde değildim. Beş dakika, on dakika, yarım saat? Bilmiyordum hiçbir şey. Böylesi durumlarda zaman durur ve siz kendinize geldiğinizde göz açıp kapatıncaya kadar bir zaman geçtiğini zannedersiniz, ama aslında hiç öyle değildir. Belki bir asır geçmiştir ve siz kaldığınız yerden devam etmektesinizdir. Canı yanan insan için zaman akmaz. Görüntüler sadece birer siluettir.
Nöbetçi doktor bey işi bittikten sonra odada bulunan büyüklerime bu gece uyumamam gerektiğini salık verdi, konuşmaları bir hayal perdesi arkasından duyuyor gibiydim. Görüntüler de silikti. Çok uykum vardı, lakin uyumamam gerektiği söylenmişti. Apar topar karar verilip benim teyzemlerde kalmam sonucuna varıldı. Teyzemlerin evi, hemen bir sokak arkasındaydı iki kaşımın ortasına burnumun tam üstüne dikiş atılan özel hastane.
Babam bu esnada üstüme yürümüştü alkolün de kendisine verdiği yetkiye dayanarak. Bilinçsizlik hâli böyle bir şeydi işte, 8 yaşındaki evladını tanımaz hâle getiriyor insanı mübarek alkol. Diğer yandan bilinç akışım devam ediyordu, babamdan korkuyordum zaten, bu hâlinden daha da korkmuştum. Korkunun ötesinde bir duygu durumuydu bu belki de. Beşiktaş’a yenilen Galatasaray yüzünden bütün bunlar başımıza gelmişti diye geçiyordu aklımdan. Babam için her şeyden önemliydi Galatasaray. Fanatiklik başka bir boyut kazanmıştı babamın bünyesinde. Kendisine ve ailesine zarar verecek boyutlardaydı.
Sabaha kadar uyutmadı teyzemler beni. Hava aydınlandığında göz kapaklarıma söz geçiremez hâle gelmiştim. Her şey netleşmeye başlamıştı. Eve gitmek istiyordum, ama kendi başıma karar alabilecek yaşta değildim ve yaralıydım. İki kaşımın ortasında burnumun hemen üstündeki sargı bezi görüş açımı az da olsa etkiliyordu.
Eve götürdü beni teyzemler. Öğleden sonraydı. Sonradan annemden dinlediğime göre, bizim yanan arabayı söndüren, beni hastaneye götüren ve kaza yerinde her bir şeyi tek başına halleden adam babamın sanayiden elektrikçi ustasıymış. Bizim arabayı da sabah ilk iş sanayiye çektireceğini söylemiş, fakat babam sabah kendisine gelince kazanın olduğu yere gittiğinde araba akşam nasıl bırakıldıysa öylece durmaktaymış, adamın anneme söylediği kendisini çok iyi tanıdığı bir elektrikçisi yokmuş babamın. Babam adamı sanayide aradı, sormadığı kimse kalmadı, hatta kendisine yardımlarından dolayı kocaman bir cumhuriyet altını yaptırdı. Lakin bize yardım eden araba elektrikçisi olduğunu söyleyen bir adama hiçbir zaman ulaşamadık, o da çıkıp ne arabanın durumunu ne de çocuk nasıl oldu diye sormadı bir daha. Kimdi, neydi, nereden çıkıp gelmişti gecenin o bilinmez karanlığında, hiç bilemedik! O zamandan beri kafamda yarattığım bir Hızır’dır o abi. Hayat hengamesinin içerisinde yaşadığımız bir mistik hikayemiz eksikti, o da olmuştu. Şükürler olsundu.
Osman Coşkun
www.coskunosman.com





