Kıymetli sanatseverler, değerli Edirneli dostlar;
Bu haftaki köşe yazımda sizleri, geleneksel sanatlarımızın zirve noktalarından biriyle, günümüzün en kıymetli Ebru sanatçısı ve aynı zamanda benim de kalpten bağlı olduğum aziz bir hocamla buluşturmak istedim. Uzun yıllar TÜBİTAK’ta görev yapmış çok önemli bir bilim insanı olmasının yanı sıra, icra ettiği sanatla asırlık bir geleneği geleceğe taşıyan, ülkemizin yaşayan en müstesna Ebru üstadı: Alparslan Babaoğlu.
Alparslan Hocam ile yollarımızın kesişmesi, yaklaşık yirmi yıl öncesine, gençlik yıllarımın o tatlı telaşlarına uzanır.
O dönemde bir yandan İstanbul Haliç Üniversitesi Türk Müziği Konservatuarı’nda öğrencilik hayatımı sürdürüyor, diğer yandan da İSMEK’te Ney eğitmenliği yapıyordum. Sanatın her dalına karşı içimde dindiremediğim, zannediyorum ki ta ezelden gönlüme nakşedilmiş o güzellikleri arama arzusu hiçbir zaman bitmedi. İşte tam da o yıllarda, hocalıktan aldığım maaşımın çok büyük bir kısmını, ülkemizin kıymetli Ebru üstatlarının eserlerine, yani gönlümü kaptırdığım o renklerin ahengine yatırıyordum.
O yıllarda sanat galerileri, Alparslan Babaoğlu Hocamın ve diğer kıymetli sanatkârların ebrularını satıyordu. Bir süre sonra, aradaki aracıları kaldırıp doğrudan bu sanatın kalbine, icracısının kendisine ulaşmayı kafama koydum. Sanat galerilerine bütçe yetiştirmek yerine, eserin ruhuna dokunmak istiyordum. Bir şekilde Alparslan Hocamın telefon numarasını buldum ve içimdeki büyük bir heyecanla o numarayı çevirdim.
Telefonun ucunda, büyük bir şevk, nezaket ve muhabbetle seslenen bir usta vardı.
"Hocam," dedim, "Ben maaşımın neredeyse tamamını Ebru sanatına harcayan bir gencim. Artık eserlerinizi aracı olmadan, doğrudan sizden satın almak istiyorum."
Kendisi de o vakitler yoğun olduğunu belirterek, "Evladım, şu an yoğunum ve Ebru yapmıyorum ama ne zaman teknenin başına geçip güzel eserler çıkarırsam sana haber vereceğim," dedi.
Gel zaman git zaman, aradan uzunca bir vakit geçti. İçimdeki özlemle kendisini tekrar aradım: "Hocam, ebrular ne oldu acaba?" diye sordum. Telefondaki o babacan ses, "Güzel evladım, ebruların hazır, gidip alabilirsin," diyerek Çengelköy’deki evinin adresini bana ulaştırdı.
İçimi tarif edilemez bir heyecan kaplamıştı; vakit kaybetmeden yola koyuldum. Evine vardığımda kapıdaki görevli, "Alparslan Babaoğlu size bir emanet bıraktı," diyerek bir paket uzattı. Paketi açtığımda gözlerime inanamadım; karşımda 11 adet, birbirinden zarif, çiçekli ve taraklı Ebru sanatının en nadide örnekleri duruyordu.
Hemen büyük bir mahcubiyet ve sevinçle telefonuna sarıldım: "Hocam, emaneti aldım, her biri şaheser... Çok teşekkür ederim. Peki, borcum nedir, ne kadar ücret ödemem gerekiyor?" diye sordum.
İşte tam o an, şimdilerde pek rastlayamadığımız, herkesin sanatı adeta ticari bir meta olarak gördüğü bu maddiyat çağında, insanlığın ve gerçek sanatkâr ahlakının ne demek olduğunu gösteren o unutulmaz cevabı verdi:
"Güzel evladım... Sen zaten bu zamana kadar yeterince Ebru satın almış, bu sanata gönül vermişsin. Bunlar benim sana hediyemdir..."
Tekneden Gönle Kurulan Muhabbet Köprüsü
Alparslan Hocam hiçbir ücret talep etmeden o ebrularla beni ödüllendirdiğinde, onun gönlünün ne kadar engin, ruhunun ne kadar zengin olduğunu derinden hissettim. O gün Çengelköy’den sadece muhteşem ebrularla değil; cömertliğin, kalenderliğin ve gerçek bir "Usta" olmanın ne demek olduğunu öğrenerek dönmüştüm.
O günden sonra onun peşini, onun o güzel gönlünde kalabilme arzusunu hiç bırakmadım. Yıllar yılı kalbi bir dostlukla, adeta bir baba-oğul, hoca-talebe teslimiyetiyle örülü bağımız büyüdü, derinleşti ve hamdolsun hala da aynı muhabbetle devam etmekte. Kendisinin hanesine misafir olduğum her demde, cömert teknesinden süzülen yeni ebru şaheserlerini bana hediye etmeye devam etti. Allahualem, şu an ülkemizde Alparslan Babaoğlu Hocamıza ait en zengin şahsi koleksiyon bendenizdedir. Hocamın bana lütfettiği bu nadide emanetlerle, zannediyorum ki bugün tek başıma muazzam bir sergi açabilirim.
Tam da bu noktada, Alparslan Hocam ile aramızda olan ve belki de hiç kimsede bulunmayan çok özel, adeta uhrevi bir hatıradan bahsetmek isterim. Bundan yıllar evvel, kendisinden benim için bir hatıra yazısı lütfetmesini rica etmiştim. Kıymetli Hocam beni kırmadı ve klasik Türk ebrusunun aslı, temeli ve şüphesiz en büyük zirvesi olan bir Battal Ebru üzerine öyle zarif, öyle anlamlı ve derin sözler yazarak bana ithaf etti ki... Ömrüm hayatım boyunca gözüm gibi saklayacağım, hatta ahirette dahi bu dünya demlerini şükürle hatırlayacağım o mübarek yazı, bugün hala gönlümün en mukaddes, en derin yerindedir.
Çünkü Alparslan Hoca, yalnızca kâğıda renk fısıldayan bir ebru sanatçısı değildir. O, hocalarından tevarüs ettiği usta-çırak ilişkisinin o köklü terbiyesiyle, manevi büyüklerin edep ve ahlakıyla öyle muazzam bir kalbe sahiptir ki; inanınız, onun insanlığı, o muhteşem sanatının bile katbekat üstündür.
Bu asil duruş tesadüf değildir; arkasında muazzam bir manevi silsile barındırır. Alparslan Babaoğlu Hocamın hocası Mustafa Düzgünman, onun hocası Necmeddin Okyay, onun da hocası Hezarfen Edhem Efendi’dir... Bu topraklara ruh üfleyen tüm hocalarımıza rahmet olsun, mekânları cennet olsun.
Bitmeyen Bir Azim ve Paha Biçilemez Bir Miras
Ben Alparslan Hocamdan sadece sanatın inceliklerini ve gönül güzelliğini öğrenmedim. Günlerce, gecelerce süren o disiplinli çalışmayı, muazzam azmi ve işe olan sadakati de hep ondan örnek aldım. Kendisi mühendis kökenli bir bilim insanı olduğu için, o analitik zekâyı ve disiplini ebru teknesine öyle bir yansıtır ki, hayran kalmamak elde değildir. Öyle ki, ilerlemiş yaşına rağmen büyük bir azim göstererek İstanbul Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı ve unvanını aldı. Onun bu tükenmeyen öğrenme ve öğretme aşkı, hayatım boyunca rehberim olmuştur.
Onun ömrünü adadığı Ebru sanatına katkıları, büyük bir titizlik ve adanmışlıkla ürettiği eserler, sanat tarihimiz için paha biçilemez birer mirastır.
Kıymetli Hocamızın farklı zamanlarda çok özel, her biri ayrı birer sanat şöleni olan sergileri gerçekleşiyor. Klasik Türk ebrusunu tüm ihtişamıyla görmek, bu asil sanatın doğrusunu ve hakikatini ehlinden öğrenmek isteyen tüm sanatseverlerin, hocamızın bu sergilerini mutlak surette yakından takip etmelerini tavsiye ederim. Çünkü o teknenin başına geçip de rengi kâğıda nakşettiğinde, orada sadece bir sanat icra edilmiyor; bir tarih, bir medeniyet ve bir ahlak yeniden canlanıyor. Bu sergileri kaçırmamak, o manevi havayı solumak hepimiz için büyük bir ayrıcalıktır.
Maddiyatın esiri olmuş bir dünyada, sanatı parayla ölçenlerin fersah fersah uzağında duran; renklerin duasını kâğıda dökerken o duayı bir gencin kalbine hibe eden bu gönül insanını, canım hocamı, siz değerli okurlarımın huzurunda bir kez daha muhabbetle, saygıyla ve sonsuz bir vefayla anıyorum.
Ömrünüz uzun, teknenizin bereketi daim olsun kıymetli Hocam... İyi ki varsınız.





