Eski pâyitaht Edirne’nin sokaklarında arşınlarken adımlarınızı azıcık yavaşlatırsanız, taş duvarların arasından yükselen o meşhur sükûtu duyarsınız. Lâkin bu sükût, alelâde bir sessizlik değil; asırların birikimi, bir medeniyetin bakiyesi ve semâya yükselen âh’ların yankısıdır. Edirne’mizin tarih kaynaklarını karıştırırken, ne yazık ki bazı mimarî âbidelerimizin ve kültür-sanat değerlerimizin günümüze ulaşamadığını görüp derinden mahzun oluruz. İşte o bağrı yanık, zayi olmuş kadîm değerlerimizden biri de Edirne Mevlevîhanesi’dir.
Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Efendimizin ahirete irtihalinin ardından, mahdumu Sultan Veled Hazretleri bu kutlu yolu muazzam bir ekol hâline getirmiş; ihdas ettiği derin ritüeller, o ritüellerin içine nakşettiği mânâlar ve remizlerle Mevlevîliği insanlığın yolunu aydınlatan bir irfan meşalesi kılmıştır.
Rivâyet olunur ki Sultan II. Murad Han, rüyasında Hazret-i Mevlânâ’yı görür ve bu feyizli işaret üzerine Edirne’de derhal bir Mevlevîhane yapılmasını emreder. 1426 ilâ 1434 yıllarına tarihlenen bu ihsan ile Küçükpazar semtinde, Sarayiçi’ne hâkim o muhteşem tepe üzerine Muradiye Camii’nin hemen yanına büyük bir imaret, Mevlevî tekkesi ve semahane bina olunur. Hatta Sultan Murad, Hazret-i Mevlânâ sülâlesinden beşinci evlâdı Celâleddin ve altıncısı Cemaaleddin Çelebileri bizzat Edirne’ye getirtip bu dergâha yerleştirmiş, iltifatlarıyla gönüllerini kazanmıştır.
Sultan II. Murad’ın inşa ettirdiği bu yapı, esasen XV. yüzyıl Osmanlı sanatının en zarafetli âbidelerindendir. Mimarı her ne kadar meçhul kalsa da ortaya koyduğu eser, yan mekânlı (zaviyeli) cami mimarisinin şaheser bir numunesidir. Dışarıdan bakıldığında göze çarpan o yalın görünüşün aksine, eşikten içeri adım attığınızda sizi karşılayan iç süsleme; Osmanlı mimarisinin görebileceği en nefis zevk-i selîmi barındırır. Mihrabını ve duvarlarını kaplayan o meşhur çiniler, Türk çini sanatının zirvesidir. Mihrap önü kubbeli mekânın duvarları, tabiatın koynundan kopup gelmiş çiçek motifleriyle bezenmiş altıgen mavi-ak çiniler ve aralarını süsleyen firuze üçgen levhalarla bir cennet bahçesini andırır. Renkli sır ve sır altı tekniğinin o eşsiz usulüyle işlenmiş çini mihrabı ise tek kelimeyle göz kamaştırıcıdır.
Burada kurulan imarette Mevlevî dervişleri, talebeler, garip gureba ve cami hademesi yiyip içtiği gibi, civardaki hanelere de aş ve ekmek dağıtılırdı. Beş asır boyunca 18’den fazla şeyhin hizmet verdiği bu âsitâne; Filibe’den Belgrad’a, Selanik’ten Bosnasaray’a, Üsküp’ten Niş ve Gelibolu’ya kadar Rumeli coğrafyasındaki tüm dergâhların merkezi sayılmış; büyüklüğü ve hanekâh ehemmiyeti bakımından Konya ve İstanbul’dan sonra imparatorluğun üçüncü büyük Mevlevî merkezi kabul edilmiştir.
Bu dergâh, musiki tarihimiz açısından da eşi benzeri görülmemiş bir ummandı. Zira Mevlevî mûsikîsi tarihinde usul dairesinde tam 132 ayinhanla mukabele yapılan tek yer Edirne Mevlevîhanesi’dir! Türkiye’deki hiçbir dergâhta bu denli geniş bir mutrib takımıyla mukabele icra edildiği görülmemiştir. Eski devirlerde Neyzenbaşı Edirneli Nizamettin Dede, Hacı Ethem Dede, Hüsameddin Bey, Dağdevirenzade Kadri Bey gibi zatlar bu usulü yürütmüş; keza Eski Cami imamı ve neyzen Hafız Rakım Ertür gibi nice mühim isimler bu feyizli ocakta yetişmiştir. Edirne’mizin yetiştirdiği usta yazar Şevket Süreyya Aydemir de Suyu Arayan Adam’da Muradiye’deki o muazzam âyinleri hatırında kalan o enfes cümlelerle yad eder: "Uzun Mevlevî sikkeleri altında... tennûrelerin dönen, dalgalanan etekleri altında ve ayak parmakları üzerinde, sanki yerden kesiliyormuşçasına dönen insan vücutları..."
Bizim nesil pek hatırlar; maziye hürmetsizliğin, tarihî mirasa vurdumduymazlığın bedelini en ağır ödeyen şehirlerimizden biri ne yazık ki Edirne’miz olmuştur. Zengin kütüphanesi ve asırlık hafızasıyla ayakta duran Mevlevîhane, 1925’te Hususi Muhasebe’ye devredilip ilkokul yapılmış, ardından Trakya Umumi Müfettişi General Kâzım Dirik döneminde ne yazık ki yıkılarak tamamen ortadan kaldırılmıştır. Muradiye Camii ve haziresinde yatan Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi, Enis Recep Dede, Neşâtî ve Hacı Eşref gibi büyüklerin kabirleri yetim kalmış, mukaddes çatı altında usul usul hüzün biriktirmiştir.
Ancak hamdolsun ki, "Her gecenin bir sabahı vardır" kelâmı bir kez daha tecelli etti.
Şimdilerde Muradiye tepesinden tatlı bir tebessüm yayılıyor şehre. Edirne Valiliği bünyesinde ve vali beyin bizzat alakası ve himayeleriyle yürütülen ihya çalışmalarında artık son viraja girildi. Yıllardır boynu bükük kalan bu kıymetli yapı, aslına sadık kalınarak yürütülen titiz bir restorasyonun ardından, küllerinden yeniden doğuyor. Şunun şurasında pek kısa bir zaman kaldı; bu mübarek mekân kapılarını yeniden kültür ve sanat hayatımıza, Edirneli hemşerilerimize ve hakiki gönül dostlarına açacak.
Bu ihya hareketinin bizim için bir başka hususi ve feyizli tarafı daha var ki, kaydetmeden geçmek olmaz: Mûsikî tarihimizin o şaheser abidelerinden biri olan Bayâti Mevlevî Âyini’nin bestekârı Kûçek Derviş Mustafa Dede de özbeöz Edirneli’dir! Şehrimizin bağrından çıkıp mûsikî medeniyetimize yön veren bu büyük zâtın hatırası, Muradiye’nin taşında, toprağında, o eşsiz çinilerinin kıvrımlarında hâlâ canlıdır.
Umut ve niyaz ediyorum ki; Muradiye Mevlevîhanesi’nin inşası bütünüyle hitama erdiğinde, Edirneli bu büyük üstadın o muazzam Bayâti Mevlevî Âyini’ni, gönül dostlarıyla birlikte o kubbe altında yeniden icra etmek, o ruhu yeniden teneffüs etmek nasip olur.
Tarihi sadece kitapların tozlu sayfalarında arayanlar yanılırlar. Tarih; taşıyla, tuğlasıyla, çinisiyle, kubbesiyle ve en önemlisi o mekâna üflenen ruhla yaşar. Muradiye Mevlevîhanesi’ni ayağa kaldırmak, sadece bir mimari restorasyon değil; Edirne’nin ruhuna, Osmanlı’nın irfan ve mûsikî mirasına gösterilen bir vefa borcudur.
Bu vesileyle, bu tarihî borcu ödemek için gayret gösteren emeği geçen tüm ustalara, mimarlara ve kadirşinas dostlara bir teşekkürü borç bilirim.
Cenâb-ı Hak kadim mirasa sahip çıkan bu adımları daim eylesin. Çok yakında o mübarek kapıdan içeri girip, Bayâti Mevlevî Âyini’nin sedaları eşliğinde o havayı soluyacağımız günleri sabırsızlıkla bekliyoruz.
Vesselâm…





