Geleneksel mûsikîmizin ve irfan medeniyetimizin bizlere öğrettiği en kıymetli düsturlardan biri şudur: Bu dünyada tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Bazı insanlar hayatımıza sadece bir isim ya da çehre olarak girmezler; taşıdıkları kadim kültürün, köklü edibin ve sarsılmaz zarafetin sarp ağırlığıyla dünyamızı baştan aşağı güzelleştirirler. Bugün durup geriye baktığımda, ömrümün en büyük tevafuklarından birinin, mûsikîmizin asil çınarlarından Şakir Ünal Ensâri Hocamla kesişen yolumuz olduğunu çok daha iyi anlıyorum. Bir insanı yad etmek, sadece onun adını satırlara dökmek değil, o insanın beslendiği pınarları ve o pınarlardan süzülen irfan silsilesini de bugüne taşımaktır. İşte bu yüzden, Ünal Hocamızın o nevi şahsına münhasır dünyasına girmeden evvel, onun ruhunu bağladığı asıl büyük kaynağı, yani hocası Hüseyin Câhit Gözkân’ı selamlamak gerekir.
Musikimizin büyük okyanuslarından biri olan Hüseyin Câhit Gözkân, yaşadığı dönemde resmi bir üniversitede yahut konservatuvarda ders vermezdi. Ancak onun hem evi hem de işyeri, kurumsal duvarlardan çok daha derin birer mûsikî ve ahlak okuluydu. Cahit Hoca, talebelerine her zaman muazzam bir müsamaha ve geniş bir toleransla yaklaşır; her öğrencisine özel olarak hazırladığı haftalık etütleri bizzat kendi eliyle talebesinin defterine yazar, geliştirdiği özgün ud metoduyla bunları ruhlara nakşederdi. İşte bu muazzam meşk okulunun en kıymetli, en sadık talebelerinden biri, Cahit Gözkan Hocanın o gönüllü rahle-i tedrisinde tam 46 yıl boyunca diz çürütüp ona hizmet eden emekli savcı, çok kıymetli bestekâr Şakir Ünal Ensâri Hocamdı. Kendisi hukukçu kimliğiyle adalete, sanatçı ruhuyla musikiye adanmış bir ömrün simgesiydi. Öyle ki, Ünal Hocamız devlet hizmetinden emekli olduktan sonra, o mûsikî iklimine duyduğu derin hasretle, "Keşke daha evvel emekli olsaydım da Cahit Gözkan Hocamızın yanından hiç ayrılmasaydım..." sözünü ömrü boyunca defalarca, iç geçirerek söyleyecekti.
Ünal Amca’nın bu mûsikî deryasındaki sarsılmaz duruşu, şüphesiz ki köklerinden ve doğduğu iklimden mülhemdi. 1938 doğumlu olan Ünal Hocamız aslen Mardinliydi ve kökleri çok asil bir aileye dayanıyordu. Kendisi aynı zamanda, Mardin’in manevi mimarı ve il müftüsü olan Şeyh Yusuf Ensâri Hazretleri’nin de öz yeğenidir. Soyağaçları, İstanbul'da medfun bulunan o büyük sahabi, Halid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’ne dayanmaktadır. Soyağacından süzülüp gelen bu manevi miras, onun her kelamında, her asil tavrında kendini hissettirirdi. Onun mûsikî ve kemanla tanışması da yine bu evde, tam bir aile mirası olarak filizlenmişti. Ünal Hocamızın hem annesi hem de babası fevkalade güzel ud çalar, her ikisi de seslerinin güzelliğiyle bilinirdi. Hocamız, kadim mûsikîmizin pek çok nadide eserini daha çocuk yaşlarında, anne ve babasının o ud seslerinin yankılandığı ev meşklerinde öğrenmişti. Annesinin büyük desteği ve teşvikiyle bir müddet ud çalan Ünal Hocamız, bu sazda öyle muazzam bir seviyeye gelmişti ki, adeta ağzıyla söyleyebileceği, zihninden geçirebileceği her şeyi udu ile zahmetsizce çalabiliyordu. Ud, onun için bir enstrüman olmaktan çıkmış, sesinin doğrudan bir uzantısı haline gelmişti.
Ancak onun ruhunun asıl perdesi, ortaokul yıllarında kemanla tanıştığında açılacaktı. Okuldaki müzik öğretmeninin kemanına sevdalanan genç Ünal, o kemanı satın alabilmek için heyecanla babasının karşısına çıktı. Musikiyi mukaddes bilen babası "Tamam oğlum, olur" deyince, o gece heyecandan gözüne uyku girmeyen Ünal Hoca, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte adeta rüzgâr gibi koşarak müzik öğretmeninin kapısına dayanmış ve ömrünü adayacağı o ilk kemanını satın almıştı.
Babasının mûsikî sevdası da en az annesinin desteği kadar büyüktü; İstanbul’daki bir plak şirketiyle hususi bir anlaşma yapmıştı. İstanbul’da ne zaman yeni bir taş plak çıksa, kapıda ödemeli olarak kargoyla ta Mardin’e gönderilirdi. Henüz sekiz-dow dokuz yaşlarında, ilkokul çağında bir child olan Ünal Hocamız, İstanbul’dan yeni bir plak gelip evde çalındığı an onu hafızasına nakşederdi. O yıllarda henüz su şebekesi olmayan Mardin sokaklarında sular tenekelerle, merkeplerin sırtında taşınır, evlerdeki testilere aktarılırdı. Ünal Hocamız, o suları testilere dökmek için kullanılan huniyi eline alıp bir mikrofon gibi tüm mahalleye şarkılar söylemeye başlarmış. Onun o huni vasıtasıyla yankılanan yanık sesini duyan komşular, "Ensâri ailesinin evine yine yeni bir plak gelmiş" derlermiş. Kemanının tellerinde büyüyecek o devasa mûsikî deryası, işte o su hunisinden gökyüzüne yayılan çocuk sesleriyle, uduyla ve sabahın seherinde peşinden koştuğu o ilk kemanla filizlenmişti.
Yıllar sonra, İstanbul'da Kadıköy’deki o buram buram ahşap ve musiki kokan ud yapım atölyesinde yollarımız kesiştiğinde, onun bu dervişane ve insanı sarıp sarmalayan alicenaplığına bizzat şahit olacaktım. Henüz tanışıklığımızın üzerinden bir ya da iki hafta gibi çok kısa bir süre geçmişti ki, içimden gelen bir hürmetle telefonunu çevirip halini hatırını sormak istedim. "Nasılsınız, iyi misiniz hocam?" sualime, o her zamanki babacan ve müşfik sesiyle karşılık verdi: "İyiyim evlat, çok teşekkür ediyorum, sağ olasın. Sen nasılsın?" Büyük bir heyecanla, "Ben de iyiyim hocam, haftaya nişanlanıyorum," müjdesini verdiğimde, ahizenin diğer ucundan yükselen o ses, gönlünün derya deniz genişliğini daha o gün kalbime kazıyacaktı. Hiç duraksamadan, "Allah hayırlı etsin evlat! Bütün arkadaşlarını davet et, sizin için bir yemek vereceğim," dedi.
Düşünebiliyor musunuz? Daha iki hafta evvel hayatına dahil olduğunuz bir insan, bu devirde eşine benzerine pek az rastlayacağımız bir gani gönüllülükle, sırf sizin mutluluğunuzu paylaşmak adına hiç tanımadığı insanları sofrasına buyur ediyordu. O gün ne kadar şanslı, ne kadar lütuflandırılmış bir insan olduğumu bugün çok daha iyi anlıyorum. Zira Şakir Ünal Ensâri Hocamın ev sahipliği yaptığı o unutulmaz sofrada, sadece dostlarım değil; yaylı tanbûrun piri sayılan Fahrettin Çimenli Üstadımız ile pek kıymetli dostlarım, ağabeylerim Ramazan Calay ve Hakan Benek de bizlerleydi. O, sadece mûsikîsiyle değil; her zaman iyilikte olan gönlüyle, çevresindeki herkesin derdine koşmasıyla, kelimenin tam anlamıyla derviş mizaçlı müstesna bir insandı.
Bu dervişane şahsiyetinin yanı sıra, onun bestekârlık yönü de musikimiz için abidevi bir kazançtır. Özellikle tasavvuf musikisi alanında öyle muazzam eserler bırakmıştır ki, dinleyenin yüreğini yakar geçer. Efendimiz (S.A.V.) için kaleme aldığı Hüzzam makamındaki "Alemlere Rahmet Olarak Geldin" ilahisi, o dertli ve yakıcı dehasının en somut, en nadide örneklerinden biridir. Bu satırlara başlık olan o "mühür" ve "imza" ifadesi ise, musikimizin o eski, latif usta-talebe ahlakının en zarif nişanesidir. Ünal Hocamız, yeni bir beste yaptığı zaman onu ilk olarak büyük ustası Cahit Gözkan Hocamıza götürür, onun süzgecinden geçirirdi. Cahit Gözkan Hocamız, talebesi Ünal Ensâri’nin yeni bestesini dinleyip beğendiği zaman büyük bir gururla: "Mührümü bastım, imzamı attım!" dermiş. Eğer yapılan bestede bir eksik görürse veya içine tam sinmezse, talebesini asla kırmaz, o asil üslubuyla: "Ünalcığım, sen çok daha güzellerini yapabilirsin..." diyerek onu sarıp sarmalar, ruhuna zarafetle rehberlik edermiş. Talebesini ezmeden, hevesini kırmadan musiki deryasında yüzdüren bu muazzam üslup, bugün hasret kaldığımız o kadim medeniyet ahlakının ta kendisidir.
Sonuç olarak ifade etmek gerekir ki; Ünal Amca, kadim musiki geleneğimizin yaşayan en saf, en tavizsiz temsilcilerinden biriydi. O, musikiyi önünde kağıtlarla, notalarla değil; doğrudan hocasından, meşk silsilesiyle ve femi muhsin yoluyla öğrenmişti. Bu yüzden ömrü boyunca notaya asla rağbet etmedi. Garptir ki, batı notasyonunu ancak vefatından birkaç yıl evvel kendi kendine çözmüştü. O zamana kadar koskoca bir mazi, asırlık eserler onun hafızasındaydı. Tüm eserleri ezbere bilir, kemanıyla kusursuzca icra ederdi. Geleneksel ev meşklerine olağanüstü bir önem verirdi; çünkü musiki onun için sahne değil, bir hayat biçimi ve hal paylaşımıydı. Ne büyük bir bahtiyarlıktır ki, Fahrettin Çimenli Hocamızın da hazır bulunduğu birkaç ev meclisinde Ünal Amca ile yan yana gelmek, onun kemanına eşlik etmek bana da nasip oldu. Şahit oldum ki; Ünal Amca, tüm eserleri, bütün o çetrefilli peşrevleri tek bir nota sayfasına bakmadan, dört hanesini de eksiksiz şekilde hafızasından kemanıyla çalar, adeta bir devri o odada yeniden yaşatırdı.
Yıllar geçse de hafızamdaki tazeliğini ve kalbimdeki sıcaklığını hiç kaybetmeyen tüm bu hatıralar, benim için Şakir Ünal Ensâri ismiyle müşerref olmanın ne anlama geldiğinin en somut nişanesidir. O, sadece hukuk dünyasına ve notalara değil, dokunduğu her insanın ruhuna o muazzam gönül güzelliğinin mührünü basan bir ustaydı. Gökyüzünde hoş bir sâdâ, gönüllerimizde ise asil bir mühür bıraktı.
Bu kıymetli hocamızın aziz hatırasını, onun derin dünyasını ve bizlere bıraktığı musiki mirasını bu satırlara taşımama vesile olan; röportajlarıyla ve tanıklıklarıyla bu köşe yazısına çok kıymetli katkılar sunan Cahit Gözkan Hocamızın bir başka müstesna talebesi Cemil Altınbilek’e, Dr. Mahmud Nedim Aysoy’a, Hakan Benek’e ve kıymetli ud yapımcısı Ramazan Calay’a gönülden teşekkürlerimi sunuyorum. Musikimizin ve asaletimizin böylesi büyük mühürleri asla unutulmayacak, ruhu şâd olsun.
Serkan Kamacı





