Haber-Fotoğraf: Umut IŞIK
Eğitim-Sen Edirne Şubesi 11. Olağan Genel Kurulunu yaptı. Saygı duruşunda bulunuldu İstiklal Marşının okunmaması üzerine ADD Edirne Şube Başkanı Celil Özcan’ın söylemesi üzerine İstiklal Marşı okundu. Divan başkanlığına EKK Başkanı Ziya Gökerküçük, Başkan Yarımcılığına VELİDER Başkanı Mustafa Aytekin ve Yazman olarak da Emekli Öğretmen Erdin Gürer seçildi.
Yürütme kurulu asil listede Özer Demir, Necmettin Kıyıcı, Demet Türkoğlu, Ece Tütün, Nur Yılmaz Ecrin, Firdevs Selvili, Ali Çiftçi seçildi yürütme kuruluna seçildi. Yapılacak ilk toplantıda görev dağılımı yapılarak başkan belirlenecek.
Açılış konuşmasını yapan Eğitim-Sen Edirne Şube Başkanı Ayhan Fırtına, “Ekonomik kriz ve iç politikada yaşanan gelişmeler nedeniyle köşeye sıkışan iktidar, içerde meclisi devre dışı bırakan tek adamlıkla ve dış politikada son derece tehlikeli adımlar atmaya devam ediyor. Yıllardır Ortadoğu’da emperyalist planlar eşliğinde uygulanan politikaları hayata geçiren, Suriye topraklarında yaşayan halkların günlük yaşamı ve geleceğine yönelik çok yönlü saldırıların uygulayıcısı olanların, bugün ülkeyi nasıl bir bataklığın içine çektikleri daha net görülmektedir. Suriye politikasında yaşanan tıkanma hali, iktidarın Doğu Akdeniz politikası ve son olarak Libya ile yapılan anlaşma ve meclisten geçen asker gönderme tezkeresi ile yeni ve tehlikeli boyutlar kazanmıştır. 2020 ve 2021 yılları için 3600 ek gösterge, hukuksuz KYK ihraçlarının göreve iadesi, adil vergi düzenlemesi, ek ödemelerin emekliliğe yansıtılması, giyecek, yiyecek, çocuk, doğum, kira ve benzeri temel yardımlar, güvencesizliğe son verilmesi, ücretsiz kreşlerin açılması, mülakat sorunu, güvenlik soruşturmaları ve arşiv araştırması adı altındaki fişlemelere son verilmesi gibi temel taleplerimiz hiçbiri yer almamıştır.
Bugüne kadar temel tüketim maddelerine yapılan zamlar ve vergi artışları, bin bir zorlukla geçimlerini sağlayan yoksul emekçi aileleri başta olmak üzere, halkın günlük yaşam koşullarını hiç olmadığı kadar zorlaştırmıştır. Emekçileri ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak ciddi anlamda baskı altına alarak sağlanmaya çalışılan ‘ekonomik istikrar’ söyleminin bedelini milyonlarca işçi ve emekçi, her an işinden olma korkusu yaşayarak, işsiz kalarak ve yoksullaşarak ödemektedir. Bir taraftan eğitimin büyük bir bölümü zamanla birer ‘ticari işletme’ haline getirilen devlet okullarında sürdürülürken, diğer yandan eğitimin kamusal finansmanının tasfiye edilmesi yoluyla yoksul halkın eğitim finansmanı içindeki payı sürekli artmıştır. OECD ortalamasında ilköğretim ve ortaöğretim kademelerinde kamu kaynaklarından yapılan harcamalar eğitim harcamalarının yüzde 90’ını, hane halkı ve özel kaynaklardan yapılan harcamalar ise yüzde 9’unu oluşturmaktadır. Türkiye’de ise eğitimde yaşanan ticarileşmenin sonucu olarak kamusal eğitim harcamalarının oranı yüzde 72,9; hane halkı ve özel kaynaklardan yapılan eğitim harcamalarının oranı yüzde 27,1’dir. 4+4+4 düzenlemesi öncesinde 2011 yılında kamusal eğitim harcamalarının payının yüzde 75 olduğu dikkate alındığında, 4+4+4 sonrasında kamusal eğitimi tasfiye hedefinin adım adım hayata geçirildiği görülmektedir” dedi.
“OKULLAŞMA POLİTİKASI TAM ANLAMI İLE İFLAS ETMİŞTİR”
MEB’in mesleki eğitim ve İmam Hatip Lisesi temelli olarak şekillendirilen okullaşma politikası, öğrencilerin bu okullara gideceği veya gitmesi gerektiği ön kabulü üzerinden şekillendirildiğini söyleyen Fırtına, “Böylece, bir taraftan sermayenin ihtiyaç duyduğu ara elemanlar ucuz işgücü olarak üretim sürecine dahil olması sağlanırken, diğer taraftan imam hatipleştirme politikaları üzerinden eğitimin dinselleştirilmesi ve siyasi iktidarın politik kitle tabanının genişletilmesi yönünde adımlar atılmaktadır. Siyasi iktidarın okullaşma politikası tam anlamı ile iflas etmiştir. Öğrenciler kendilerine sunulan meslek lisesi-imam hatip lisesi çıkmazına girmeyi reddederek, ülkenin neresinde olursa olsun tercihlerini büyük çoğunlukla, akademik eğitim veren okullardan yana kullanmaktadır. MEB oluşan bu durumu dikkatlice değerlendirerek, okullaşma politikasını siyasi iktidarın ihtiyaçlarına göre değil, öğrencilerin ilgi, istek, yetenek ve gereksinimlerine göre şekillendirmek yerine, aynı yanlışı defalarca yapmakta ısrar etmeyi sürdürmektedir. Piyasacı eğitim sistemi, yaşamın her düzeyinde rekabeti, hizmetin bedelini ödemeyi, öğrenci ve velilerin ‘müşteri’ haline getirilmesini hedeflemekte, toplumdaki sınıf farklılıklarını daha da belirgin hale getirmektedir. Yapılması gereken, kamusal kaynakların yine kamusal bir hak olan eğitim için, özel çıkarlar değil, toplumsal çıkarlar gözetilerek değerlendirilmesidir. Ekonomik kriz gerekçesiyle eğitimden tasarruf yapılması ve eğitim bütçesinde kısıntıya gidilmesi kabul edilemez.
Türkiye’de eğitim sisteminin piyasa odaklı ve rekabete dayalı olması okullar ve öğrenciler arasındaki farklılıkları artıran bir işlev görmektedir. Özellikle 4+4+4 ile eğitimde yaşanan dinselleşme uygulamaları, felsefe ve bilim derslerinin ağırlığının azaltılarak, dini içerikli derslerin artması, ezberci ve sınav odaklı eğitim anlayışı, okullar, bölgeler, özellikle de cinsiyetler arası eğitim eşitsizliğinin giderilememesi, bunlara ek olarak yaşanan yoksullaşma süreçlerinin öğrencilerin başarısı üzerinde doğrudan etkili olduğu açıktır.
Kamusal eğitime, öğrencilere ve öğretmenlere hak ettiği önemi vermeyen, onlara yatırım yapmayan bir ülkenin eğitimde başarılı olması mümkün değildir. 4+4+4 sistemine geçilmesi ile erken yaşta okula başlatılan çocuklarımız bu yıl liselere geçiş yapacaklar. Edirne’de %41 artış artan öğrencilere mevcut liselerde ne kadar yer açılacağı hala belli değil. Bunu bile siyasi çıkar düşüncesi ile istenmeyen İmam Hatip Liselerine doldurma hesapları yapıldığını görmekteyiz Diyanet ile dini vakıf ve derneklere ait olan okul öncesi eğitim kurumu sayısı son dört yılda 3,7 kat, öğrenci sayısı ise 4,5 kat artmıştır. MEB’in eğitim süreci açısından son derece önemli bir dönem olan okul öncesi eğitimi Diyanet İşleri Başkanlığı ile dini vakıf ve derneklere teslim etmeyi hedef olarak belirlemiş olması dikkat çekicidir” dedi.
“MEB’İN GÖREVİ GENÇLERİ İNSANLIĞIN ORTAK EVRENSEL DEĞERLERİ DOĞRULTUSUNDA YETİŞTİRMEK”
MEB’in 2019-2023 Stratejik Planında Fen Liseleri ve Sosyal Bilimler Liselerindeki sayı ve kontenjan artırılmasının risk olarak değerlendirilmiş olması ayrıca dikkat çekicidir. Yapılması gereken, öğrencilerin tercihlerine paralel olarak Fen ve Sosyal Bilimler liselerinin sayılarının arttırılmasıdır.
Eğitim sisteminin geleceğine yönelik beş yıllık hedeflerin yer aldığı Strateji Plan’da herkese eşit, parasız, kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitim hakkına ilişkin tek kelime geçmemesi önemli bir eksikliktir. Benzer bir şekilde ülkenin ve eğitim sisteminin önemli sorunlarından birisi olan toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili olarak hiçbir hedef, plan ya da uygulamadan bahsedilmemesi, eğitimde ve toplumsal alanda yaşanan toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin MEB’in gündeminde olmadığını göstermektedir.
MEB’in görevi çocuk ve gençleri insanlığın ortak evrensel değerleri doğrultusunda yetiştirmek, temel insan hakları ve çocukların üstün yararını gözetecek, çocuk ve gençlerin kendini gerçekleştirebilmesi için mevcut bilgi birikimine ulaşmasına ve eleştirel düşünce becerisini kazanabilmesine olanak sağlayacak somut adımlar atmak olmalıdır. Hangi gerekçeyle olursa olsun eğitim alanının dini vakıf ve derneklerin temel faaliyet alanı haline getirilmesi uygulamalarına derhal son verilmeli, eğitimin yok olma noktasına getirilen laik, bilimsel ve kamusal niteliği güçlendirilmelidir. Son yıllarda eğitim sisteminde yaygın olarak görülen esnek ve güvencesiz istihdam uygulaması, eğitim sisteminin bütününü kuşatan bir yapıya bürünmüştür. Üstelik esnek ve güvencesiz çalışma sadece öğretmenler açısından değil, araştırma görevlileri, yardımcı hizmetliler, teknik personel, memurlar ve diğer eğitim emekçileri üzerinden de yaygın bir içerikte uygulanmaktadır. Öğretmen atamalarında mülakat uygulamasında ısrar, liyakatin adım adım terk edilmesini beraberinde getirmiştir. 15 Temmuz 2016 sonrasında tek bir kadrolu öğretmen ataması yapılmazken, Aralık 2019 itibariyle MEB bünyesinde görev yapan sözleşmeli öğretmen sayısı 103 bine ulaşmıştır. Ülke çapında görev yapan ve tamamına yakını asgari ücretin altında ücret alan ücretli öğretmen sayısı ise yaklaşık 92 bindir. Yıllardır fiilen uygulanan ücretli öğretmenlik gerçekliği önümüzdeki temel sorunlardan birisi olması nedeniyle eşit işe eşit ücret hakkının ve tüm özlük mesleki hakların bütün öğretmenler için uygulanması gerekmektedir. Ücretli öğretmenler asgari ücretin altında ücret almakta, sigortaları 13-15 gün üzerinden yatmaktadır. Türkiye’de halen 500 bini aşkın işsiz ve atanmayı bekleyen öğretmen vardır. Sorun Milli Eğitim Bakanlığı’nın ihtiyaç oranında öğretmen kadrosu yaratmamasından doğmaktadır. Bakanlık tarafından zorunlu ve istisnai bir durum olarak getirildiği ileri sürülen ücretli öğretmenlik uygulaması, yıllar içinde kalıcı bir uygulama haline gelmiştir. Eğitim kurumlarında yaşanan yoğun siyasi kadrolaşmanın yarattığı keyfi ve hukuksuz disiplin cezaları ile angarya, sürgün gibi yöntemlerle baskı politikalarının artması, özellikle Eğitim Sen üyelerine yönelik baskılar dikkat çekicidir.
“HERKESE KADROLU VE GÜVENCELİ İSTİHDAM SAĞLANMALIDIR”
Herkese kadrolu ve güvenceli istihdam sağlanması gerektiğini söyleyen Fırtınai, “Kamu hizmetlerinin sürekliliği, düzenliliği ve halka daha nitelikli olarak sunulması için eğitimde her türlü güvencesiz istihdam uygulamasından derhal vazgeçilmeli, ataması yapılmayan öğretmenler sorunu kalıcı olarak çözülerek herkese kadrolu ve güvenceli istihdam sağlanmalıdır. Siyasi iktidar kamu istihdamını kendi istediği gibi düzenlemek istemekte, bu nedenle tüm kamuda yoğun bir siyasal kadrolaşma faaliyeti yürütmektedir. Eğitim kurumlarında yaşanan yoğun siyasi kadrolaşmanın yarattığı keyfi ve hukuksuz disiplin cezaları ile angarya, sürgün gibi yöntemlerle baskı politikalarının artması, özellikle Eğitim Sen üyelerine yönelik baskılar dikkat çekicidir.
Kamu hizmetlerinin sürekliliği, düzenliliği ve halka daha nitelikli olarak sunulması için eğitimde her türlü güvencesiz istihdam uygulamasından derhal vazgeçilmeli, ataması yapılmayan öğretmenler sorunu kalıcı olarak çözülerek herkese kadrolu ve güvenceli istihdam sağlanmalıdır. Üniversitelerde soruşturma, angarya, sürgün, işten çıkarma, mobbing, kadro vermeme gibi uygulamalar hızla artmaktadır. Bilim insanlarının insan-toplum-doğa yararına çalışmalar yapması ve bunu toplumla paylaşmaları her fırsatta engellenmekte; üniversiteler, üniversite olmaktan giderek uzaklaştırılmaktadır” dedi.
“BU SUÇA ORTAK OLMAYACAĞIZ”
‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisine imza attığı gerekçesiyle imzalarını geri çekmeleri için tehdit edilen, istifaya ya da emekliliğe zorlanan, işlerinden atılan, gözaltına alınan, haklarında davalar açılan ve tutuklanan akademisyenler hakkında Anayasa Mahkemesi’nin ‘hak ihlali’ kararı vermesinin ardından, barış akademisyenleri yargılandıkları davalardan beraat kararları almaya başlamışlardır. Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesinden Yrd. Doç. Dr. Mevlüt Yaprak iki gün önce sonuçlanan davada BERAAT etmiştir. Yapılması gereken, Mevlüt hocamız gibi haksız ve hukuksuz bir şekilde ihraç edilen bütün akademisyenlerin hiçbir hak kaybı yaşamadan eski görevlerine iade edilmeleridir. Ek gösterge rakamları unvan, hizmet sınıfı ve derecelere göre farklılık göstermektedir. Ek göstergesi 3600 olan bir devlet memuru ile 2500 olan bir memurun alacağı zam oranı ya da maaş miktarı göstergesi, emekli ikramiyesi ve emekli aylığı göstergesi düşük olana göre belirgin bir şekilde fazla olmaktadır. 3600 ek gösterge öğretmenlerin sosyal ve ekonomik yapısını düzeltmesinin yanı sıra, atamalarda, özlük hakların iyileşmesinde ve emeklilik açısından önemli sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Öğretmenlere 3600 ek gösterge uygulaması bütün öğretmenleri olumlu etkileyecek ve mesleklerine daha çok yoğunlaşmalarını sağlayacak sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Eğitim Sen olarak ‘3600 ek gösterge’ konusunda verilen sözlerin yerine getirilmesini talep ediyoruz” dedi.
Eğitim-Sen Edirne Şubesi 11. Olağan Genel Kurulunu yaptı. Saygı duruşunda bulunuldu İstiklal Marşının okunmaması üzerine ADD Edirne Şube Başkanı Celil Özcan’ın söylemesi üzerine İstiklal Marşı okundu. Divan başkanlığına EKK Başkanı Ziya Gökerküçük, Başkan Yarımcılığına VELİDER Başkanı Mustafa Aytekin ve Yazman olarak da Emekli Öğretmen Erdin Gürer seçildi.
Yürütme kurulu asil listede Özer Demir, Necmettin Kıyıcı, Demet Türkoğlu, Ece Tütün, Nur Yılmaz Ecrin, Firdevs Selvili, Ali Çiftçi seçildi yürütme kuruluna seçildi. Yapılacak ilk toplantıda görev dağılımı yapılarak başkan belirlenecek.
Açılış konuşmasını yapan Eğitim-Sen Edirne Şube Başkanı Ayhan Fırtına, “Ekonomik kriz ve iç politikada yaşanan gelişmeler nedeniyle köşeye sıkışan iktidar, içerde meclisi devre dışı bırakan tek adamlıkla ve dış politikada son derece tehlikeli adımlar atmaya devam ediyor. Yıllardır Ortadoğu’da emperyalist planlar eşliğinde uygulanan politikaları hayata geçiren, Suriye topraklarında yaşayan halkların günlük yaşamı ve geleceğine yönelik çok yönlü saldırıların uygulayıcısı olanların, bugün ülkeyi nasıl bir bataklığın içine çektikleri daha net görülmektedir. Suriye politikasında yaşanan tıkanma hali, iktidarın Doğu Akdeniz politikası ve son olarak Libya ile yapılan anlaşma ve meclisten geçen asker gönderme tezkeresi ile yeni ve tehlikeli boyutlar kazanmıştır. 2020 ve 2021 yılları için 3600 ek gösterge, hukuksuz KYK ihraçlarının göreve iadesi, adil vergi düzenlemesi, ek ödemelerin emekliliğe yansıtılması, giyecek, yiyecek, çocuk, doğum, kira ve benzeri temel yardımlar, güvencesizliğe son verilmesi, ücretsiz kreşlerin açılması, mülakat sorunu, güvenlik soruşturmaları ve arşiv araştırması adı altındaki fişlemelere son verilmesi gibi temel taleplerimiz hiçbiri yer almamıştır.
Bugüne kadar temel tüketim maddelerine yapılan zamlar ve vergi artışları, bin bir zorlukla geçimlerini sağlayan yoksul emekçi aileleri başta olmak üzere, halkın günlük yaşam koşullarını hiç olmadığı kadar zorlaştırmıştır. Emekçileri ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak ciddi anlamda baskı altına alarak sağlanmaya çalışılan ‘ekonomik istikrar’ söyleminin bedelini milyonlarca işçi ve emekçi, her an işinden olma korkusu yaşayarak, işsiz kalarak ve yoksullaşarak ödemektedir. Bir taraftan eğitimin büyük bir bölümü zamanla birer ‘ticari işletme’ haline getirilen devlet okullarında sürdürülürken, diğer yandan eğitimin kamusal finansmanının tasfiye edilmesi yoluyla yoksul halkın eğitim finansmanı içindeki payı sürekli artmıştır. OECD ortalamasında ilköğretim ve ortaöğretim kademelerinde kamu kaynaklarından yapılan harcamalar eğitim harcamalarının yüzde 90’ını, hane halkı ve özel kaynaklardan yapılan harcamalar ise yüzde 9’unu oluşturmaktadır. Türkiye’de ise eğitimde yaşanan ticarileşmenin sonucu olarak kamusal eğitim harcamalarının oranı yüzde 72,9; hane halkı ve özel kaynaklardan yapılan eğitim harcamalarının oranı yüzde 27,1’dir. 4+4+4 düzenlemesi öncesinde 2011 yılında kamusal eğitim harcamalarının payının yüzde 75 olduğu dikkate alındığında, 4+4+4 sonrasında kamusal eğitimi tasfiye hedefinin adım adım hayata geçirildiği görülmektedir” dedi.
“OKULLAŞMA POLİTİKASI TAM ANLAMI İLE İFLAS ETMİŞTİR”
MEB’in mesleki eğitim ve İmam Hatip Lisesi temelli olarak şekillendirilen okullaşma politikası, öğrencilerin bu okullara gideceği veya gitmesi gerektiği ön kabulü üzerinden şekillendirildiğini söyleyen Fırtına, “Böylece, bir taraftan sermayenin ihtiyaç duyduğu ara elemanlar ucuz işgücü olarak üretim sürecine dahil olması sağlanırken, diğer taraftan imam hatipleştirme politikaları üzerinden eğitimin dinselleştirilmesi ve siyasi iktidarın politik kitle tabanının genişletilmesi yönünde adımlar atılmaktadır. Siyasi iktidarın okullaşma politikası tam anlamı ile iflas etmiştir. Öğrenciler kendilerine sunulan meslek lisesi-imam hatip lisesi çıkmazına girmeyi reddederek, ülkenin neresinde olursa olsun tercihlerini büyük çoğunlukla, akademik eğitim veren okullardan yana kullanmaktadır. MEB oluşan bu durumu dikkatlice değerlendirerek, okullaşma politikasını siyasi iktidarın ihtiyaçlarına göre değil, öğrencilerin ilgi, istek, yetenek ve gereksinimlerine göre şekillendirmek yerine, aynı yanlışı defalarca yapmakta ısrar etmeyi sürdürmektedir. Piyasacı eğitim sistemi, yaşamın her düzeyinde rekabeti, hizmetin bedelini ödemeyi, öğrenci ve velilerin ‘müşteri’ haline getirilmesini hedeflemekte, toplumdaki sınıf farklılıklarını daha da belirgin hale getirmektedir. Yapılması gereken, kamusal kaynakların yine kamusal bir hak olan eğitim için, özel çıkarlar değil, toplumsal çıkarlar gözetilerek değerlendirilmesidir. Ekonomik kriz gerekçesiyle eğitimden tasarruf yapılması ve eğitim bütçesinde kısıntıya gidilmesi kabul edilemez.
Türkiye’de eğitim sisteminin piyasa odaklı ve rekabete dayalı olması okullar ve öğrenciler arasındaki farklılıkları artıran bir işlev görmektedir. Özellikle 4+4+4 ile eğitimde yaşanan dinselleşme uygulamaları, felsefe ve bilim derslerinin ağırlığının azaltılarak, dini içerikli derslerin artması, ezberci ve sınav odaklı eğitim anlayışı, okullar, bölgeler, özellikle de cinsiyetler arası eğitim eşitsizliğinin giderilememesi, bunlara ek olarak yaşanan yoksullaşma süreçlerinin öğrencilerin başarısı üzerinde doğrudan etkili olduğu açıktır.
Kamusal eğitime, öğrencilere ve öğretmenlere hak ettiği önemi vermeyen, onlara yatırım yapmayan bir ülkenin eğitimde başarılı olması mümkün değildir. 4+4+4 sistemine geçilmesi ile erken yaşta okula başlatılan çocuklarımız bu yıl liselere geçiş yapacaklar. Edirne’de %41 artış artan öğrencilere mevcut liselerde ne kadar yer açılacağı hala belli değil. Bunu bile siyasi çıkar düşüncesi ile istenmeyen İmam Hatip Liselerine doldurma hesapları yapıldığını görmekteyiz Diyanet ile dini vakıf ve derneklere ait olan okul öncesi eğitim kurumu sayısı son dört yılda 3,7 kat, öğrenci sayısı ise 4,5 kat artmıştır. MEB’in eğitim süreci açısından son derece önemli bir dönem olan okul öncesi eğitimi Diyanet İşleri Başkanlığı ile dini vakıf ve derneklere teslim etmeyi hedef olarak belirlemiş olması dikkat çekicidir” dedi.
“MEB’İN GÖREVİ GENÇLERİ İNSANLIĞIN ORTAK EVRENSEL DEĞERLERİ DOĞRULTUSUNDA YETİŞTİRMEK”
MEB’in 2019-2023 Stratejik Planında Fen Liseleri ve Sosyal Bilimler Liselerindeki sayı ve kontenjan artırılmasının risk olarak değerlendirilmiş olması ayrıca dikkat çekicidir. Yapılması gereken, öğrencilerin tercihlerine paralel olarak Fen ve Sosyal Bilimler liselerinin sayılarının arttırılmasıdır.
Eğitim sisteminin geleceğine yönelik beş yıllık hedeflerin yer aldığı Strateji Plan’da herkese eşit, parasız, kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitim hakkına ilişkin tek kelime geçmemesi önemli bir eksikliktir. Benzer bir şekilde ülkenin ve eğitim sisteminin önemli sorunlarından birisi olan toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili olarak hiçbir hedef, plan ya da uygulamadan bahsedilmemesi, eğitimde ve toplumsal alanda yaşanan toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin MEB’in gündeminde olmadığını göstermektedir.
MEB’in görevi çocuk ve gençleri insanlığın ortak evrensel değerleri doğrultusunda yetiştirmek, temel insan hakları ve çocukların üstün yararını gözetecek, çocuk ve gençlerin kendini gerçekleştirebilmesi için mevcut bilgi birikimine ulaşmasına ve eleştirel düşünce becerisini kazanabilmesine olanak sağlayacak somut adımlar atmak olmalıdır. Hangi gerekçeyle olursa olsun eğitim alanının dini vakıf ve derneklerin temel faaliyet alanı haline getirilmesi uygulamalarına derhal son verilmeli, eğitimin yok olma noktasına getirilen laik, bilimsel ve kamusal niteliği güçlendirilmelidir. Son yıllarda eğitim sisteminde yaygın olarak görülen esnek ve güvencesiz istihdam uygulaması, eğitim sisteminin bütününü kuşatan bir yapıya bürünmüştür. Üstelik esnek ve güvencesiz çalışma sadece öğretmenler açısından değil, araştırma görevlileri, yardımcı hizmetliler, teknik personel, memurlar ve diğer eğitim emekçileri üzerinden de yaygın bir içerikte uygulanmaktadır. Öğretmen atamalarında mülakat uygulamasında ısrar, liyakatin adım adım terk edilmesini beraberinde getirmiştir. 15 Temmuz 2016 sonrasında tek bir kadrolu öğretmen ataması yapılmazken, Aralık 2019 itibariyle MEB bünyesinde görev yapan sözleşmeli öğretmen sayısı 103 bine ulaşmıştır. Ülke çapında görev yapan ve tamamına yakını asgari ücretin altında ücret alan ücretli öğretmen sayısı ise yaklaşık 92 bindir. Yıllardır fiilen uygulanan ücretli öğretmenlik gerçekliği önümüzdeki temel sorunlardan birisi olması nedeniyle eşit işe eşit ücret hakkının ve tüm özlük mesleki hakların bütün öğretmenler için uygulanması gerekmektedir. Ücretli öğretmenler asgari ücretin altında ücret almakta, sigortaları 13-15 gün üzerinden yatmaktadır. Türkiye’de halen 500 bini aşkın işsiz ve atanmayı bekleyen öğretmen vardır. Sorun Milli Eğitim Bakanlığı’nın ihtiyaç oranında öğretmen kadrosu yaratmamasından doğmaktadır. Bakanlık tarafından zorunlu ve istisnai bir durum olarak getirildiği ileri sürülen ücretli öğretmenlik uygulaması, yıllar içinde kalıcı bir uygulama haline gelmiştir. Eğitim kurumlarında yaşanan yoğun siyasi kadrolaşmanın yarattığı keyfi ve hukuksuz disiplin cezaları ile angarya, sürgün gibi yöntemlerle baskı politikalarının artması, özellikle Eğitim Sen üyelerine yönelik baskılar dikkat çekicidir.
“HERKESE KADROLU VE GÜVENCELİ İSTİHDAM SAĞLANMALIDIR”
Herkese kadrolu ve güvenceli istihdam sağlanması gerektiğini söyleyen Fırtınai, “Kamu hizmetlerinin sürekliliği, düzenliliği ve halka daha nitelikli olarak sunulması için eğitimde her türlü güvencesiz istihdam uygulamasından derhal vazgeçilmeli, ataması yapılmayan öğretmenler sorunu kalıcı olarak çözülerek herkese kadrolu ve güvenceli istihdam sağlanmalıdır. Siyasi iktidar kamu istihdamını kendi istediği gibi düzenlemek istemekte, bu nedenle tüm kamuda yoğun bir siyasal kadrolaşma faaliyeti yürütmektedir. Eğitim kurumlarında yaşanan yoğun siyasi kadrolaşmanın yarattığı keyfi ve hukuksuz disiplin cezaları ile angarya, sürgün gibi yöntemlerle baskı politikalarının artması, özellikle Eğitim Sen üyelerine yönelik baskılar dikkat çekicidir.
Kamu hizmetlerinin sürekliliği, düzenliliği ve halka daha nitelikli olarak sunulması için eğitimde her türlü güvencesiz istihdam uygulamasından derhal vazgeçilmeli, ataması yapılmayan öğretmenler sorunu kalıcı olarak çözülerek herkese kadrolu ve güvenceli istihdam sağlanmalıdır. Üniversitelerde soruşturma, angarya, sürgün, işten çıkarma, mobbing, kadro vermeme gibi uygulamalar hızla artmaktadır. Bilim insanlarının insan-toplum-doğa yararına çalışmalar yapması ve bunu toplumla paylaşmaları her fırsatta engellenmekte; üniversiteler, üniversite olmaktan giderek uzaklaştırılmaktadır” dedi.
“BU SUÇA ORTAK OLMAYACAĞIZ”
‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisine imza attığı gerekçesiyle imzalarını geri çekmeleri için tehdit edilen, istifaya ya da emekliliğe zorlanan, işlerinden atılan, gözaltına alınan, haklarında davalar açılan ve tutuklanan akademisyenler hakkında Anayasa Mahkemesi’nin ‘hak ihlali’ kararı vermesinin ardından, barış akademisyenleri yargılandıkları davalardan beraat kararları almaya başlamışlardır. Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesinden Yrd. Doç. Dr. Mevlüt Yaprak iki gün önce sonuçlanan davada BERAAT etmiştir. Yapılması gereken, Mevlüt hocamız gibi haksız ve hukuksuz bir şekilde ihraç edilen bütün akademisyenlerin hiçbir hak kaybı yaşamadan eski görevlerine iade edilmeleridir. Ek gösterge rakamları unvan, hizmet sınıfı ve derecelere göre farklılık göstermektedir. Ek göstergesi 3600 olan bir devlet memuru ile 2500 olan bir memurun alacağı zam oranı ya da maaş miktarı göstergesi, emekli ikramiyesi ve emekli aylığı göstergesi düşük olana göre belirgin bir şekilde fazla olmaktadır. 3600 ek gösterge öğretmenlerin sosyal ve ekonomik yapısını düzeltmesinin yanı sıra, atamalarda, özlük hakların iyileşmesinde ve emeklilik açısından önemli sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Öğretmenlere 3600 ek gösterge uygulaması bütün öğretmenleri olumlu etkileyecek ve mesleklerine daha çok yoğunlaşmalarını sağlayacak sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Eğitim Sen olarak ‘3600 ek gösterge’ konusunda verilen sözlerin yerine getirilmesini talep ediyoruz” dedi.





