Açıklamayı yapan TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Edirne İl Temsilcisi Nihat Çolak, yapı güvenliğinin sağlanamadığını belirterek, “deprem öldürmez, bina öldürür” dedi.
Haber: Hatice ÖZSOY
Toplantıya Belediye Başkan Yardımcısı Ertuğrul Tanrıkulu, Mimarlar Odası Başkanı Serap Kuru, İKK Başkanı Yılmaz Eren, Jeoloji Mühendisleri Odasından Osman Candeğer katıldı.
Çolak, hâlâ olası bir depremin yıkıcı etkisini azaltacak önlemler alınamadığı, aradan geçen 20 yıla rağmen yapı stokunun iyileştirilemediği, yapı güvenliğinin sağlanamadığı, kentlerin deprem tehlikesine göre düzenlenmediği, olası bir depremde afet sonrası organizasyonun ne şekilde olacağının belirlenemediği, ilgili mevzuatın ihtiyacı karşılayacak bir içeriğe kavuşturulamadığı, deprem bilincinin geliştirilemediğini söyledi. Çolak, tüm olayların sebebininse kentleri deprem tehlikesine göre değil ranta göre düzenleyen siyasi iktidar olduğunu belirtti.
17 Ağustos 1999'da merkez üssü Kocaeli/Gölcük olan 7.4 büyüklüğündeki bir deprem meydana geldiğini söyleyen Çolak bu depremin Edirne’de de oldukça şiddetli hissedildiğini dile getirdi. 20 yıl önce yaşanan depremin özellikle Marmara Bölgesinde hayatı felç ettiğine değinen Çolak, “Resmi rakamlara göre 17 bin 480 insan yaşamını yitirdi, 43 bini yaralandı. Binden fazla insan sakat kaldı. Depremde 330 bin konut, 50 bin işyeri değişik derecede hasar gördü. 140 bin bina çöktü, 1 milyona yakın insan evinden, işyerinden oldu. 17 Ağustos'tan üç ay sonra, 12 Kasım 1999'da merkez üssü Düzce olan bir başka deprem meydana geldi. 7.2 büyüklüğü nde Düzce, Kaynaşlı, Bolu gibi kentleri vuran depremde yine resmi rakamlara göre 710 insan yaşamını yitirdi, 2 bin 600'ü yaralandı. Binlerce insan evsiz kaldı. Peş peşe yaşanan depremler sadece konut ve iş yerlerinde değil aynı zamanda sağlık, eğitim, belediye hizmetlerinin verildiği yapıları da etkiledi” dedi.
“GÜN IŞIĞINA ÇIKAN TABLO İÇLER ACISI”
Ülke nüfusunun yüzde 70’ini barındıran 11 büyük kent büyük sanayi kuruluşlarının yüzde 75’inin deprem tehlikesi altında olduğunu söyleyen Çolak, “Ülke topraklarının yüzde 66'sı 1. ve 2. derece deprem kuşakları üzerindedir. Yapı stoku güvenli ve sağlıklı olmaktan uzaktır; pek çoğu kaçaktır, ruhsatsızdır ve mühendislik hizmeti almadan üretilmiştir. 20 milyon civarında bulunan yapı stokunun büyük oranda yenilenmesi, güçlendirilmesi gerektiği anlaşılmıştır. Kaldı ki deprem sonrası açığa çıkmıştır ki, ülkemizde sağlıklı yapı envanteri de yoktur. Ülkemizi 1999 depremine taşıyan tablo böyledir. Mevcut yapı stoku, kentleşme ve imar politikaları, afet sonrası planlama ve mevzuat tablonun önemli parçalarını oluşturmuş ve Türkiye büyük bir acıyla karşı karşıya kalmıştır” dedi.
“KENTSEL DÖNÜŞÜM RANTSAL DÖNÜŞÜME TESLİM OLDU”
Edirne Merkezde Menzilahir Mahallesi 28 Temmuz 2013 tarih, 28721 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren Bakanlar Kurulu Kararı ile riskli alan ilan edildiğini belirten Çolak, “Ancak rant görülmemesi nedeniyle kentsel dönüşüm gerçekleşmemiş, vatandaşlarımız sağlıksız niteliksiz güvensiz konutlarda yaşamaya terk edilmişlerdir. Edirne Merkezde yeni yerleşim bölgeleri ise rantiyecilerin iştahını kabartmış, planlı, altyapısı tamamlanmış bu bölgelerde emsal —yoğunluk artışı talepleri ile kentsel dönüşüm girişimleri de devam etmektedir. Bir taraftan kentsel dönüşüm projeleri sürerken diğer taraftan imar affı ilan edilerek güvenli olmayan yapılar koruma altına alınmıştır. Aslında riskli yapıların güvenli hale getirilmesi amaçlanan kentsel dönüşümün rantsal dönüşüme teslim olmasıyla kentsel dönüşümdeki başarısızlık neticesinde kaçak, kayıt dışı, riskli yapıların güvenliğinin kullanıcılara bırakıldığı imar affına sığınılmıştır” diye konuştu.
KENT SUÇUNUN DİĞER YÜZÜ: İMAR AFFI
20 milyona yakın yapı stokunun büyük bölümü kaçak ve ruhsatsız olduğunu belirten Çolak bu yapıların mühendislik hizmeti alınmadan üretildiğini vurguladı. Bu yapıların deprem güvenliği olmadığının altını çizen Çolak içerisinde yaşayan vatandaşların ciddi tehlike altında olduklarını söyledi.
Çolak, “Kamuoyunun beklentisi riskli yapıların yıkılma ya da güçlendirme çalışmalarının bir an önce tamamlanması, bir başka ifade ile yapı stokunun iyileştirilmesi doğrultusundayken, riskli yapıların mevcudiyetini devam ettirecek şekilde İmar Barışı ilan etmek deprem tehlikesine açık davetiye çıkartmak dışında bir sonuç doğurmayacaktır. Yapı üretim süreci bir bütün olarak güvenli ve sağlıklı yapılaşma hedefinden oldukça uzaktır. Kentleşme ve imar politikaları da siyasilerin kentsel rant yaratma ve bunu da daha çok yandaşlara peşkeş çekme amacıyla düzenlenmektedir. Yapı üretim süreci içerisinde önemli bir karar verici ve belirleyici konuma gelen müteahhitlik sistemi ise bir çok düzenlemeye rağmen sağlıklı bir mevzuata kavuşmamış, teknik olmayan eğitimsiz kişilerin belirleyiciliğinde kar ve rant kaygısıyla nitelikli, güvenli yapı üretimini zedeleyen bir unsur halini almıştır. Yapı üretim sürecinin, müteahhidinden ustasına kadar tüm paydaşların, bilimin ve tekniğin ışığında teknik eğitim almış kadrolarla yürütülmemesi sağlıksız, niteliksiz yapıları ortaya çıkarmaktadır.
Zemin seçiminden zemin-yapı ilişkisine, doğru projeden projenin eksiksiz uygulanmasına, kullanılan malzemeden yapı denetim sistemine, mühendislik disiplinleri arasındaki ilişkiden uzmanlık alanlarının hakkının teslim edilmesine, mühendisin niteliğinden siyasi iktidarların ekonomik-politik tercihlerinin yapı sürecine yansımasına kadar mesleki alanımız sorunlar ve sıkıntılarla boğuşmaktadır.
17 Ağustos sorumlulukları anımsatan bir tarihtir. Deprem bir doğa olayıdır afete dönüşmemelidir. İnsan hayatı siyasetçilerin oy kaygısına, sermayenin kâr hırsına, niteliksiz yapım hizmetine, denetimsizliğe terk edilemez, değerlidir. Deprem öldürmez bina öldürür” şeklinde konuştu.
“BİRÇOK ACIYI BİRLİKTE YAŞADIK”
Belediye Başkan Yardımcısı Ertuğrul Tanrıkulu, deprem döneminde birçok kez gönüllü olarak görev aldığını belirterek birçok acıyı oradakilerle birlikte yaşadıklarını belirtti.
Türk toplumunun birçok acı olayı hemen unuttuğunu ve ders almadığını söyleyen Tanrıkulu, “Ben her zaman şunu söylüyorum; acılarla yaşanmaz, geçmişe takılı kalarak yaşanmaz. Fakat bunlardan ders çıkarmadan ve tamamen yok sayarak ilerleyemeyiz de” dedi.
Tanrıkulu, “Ben o dönemde Tabip Odası ve Türk Tabipleri Birliği üyesi olarak görev aldım. Kırcasalih’te doktordum. 1999 depremi Türk Tabipleri Birliği ve Sağlık Bakanlığının çok ciddi ve yoğun çalışmasıyla ve salgın hastalıkların o bölgede yaşanmaması açısından çok önemli deneyim oldu bizim için. Ben Kırcasalih’te doktorken 5 kere gönüllü olarak deprem bölgesine çalışmaya gittim. O benim için gerçekten travma tik bir dönemdi. O zaman Edirne Tabip Odası Yönetimindeydim. Biz orada çadır kurarak ilk sağlık müdahalelerini yapmaya çalıştık. İkinci gidişimde ambulansla müdahaleler gerçekleştirdik. Sadece yaptığım şu bulduğum bütün su birikintilerine klor tableti atmaktı. Daha sonrasında gittiğimde bir sağlık ocağından görev aldım ve hatta 5.5 büyüklüğünde bir depreme de denk geldim. Orada hekimler olarak çok büyük acıları oradaki insanlarla beraber yaşadık. Biz Türk toplumu olarak ne yazık ki bazı şeyleri çok çabuk unutuyoruz. Ben her zaman şunu söylüyorum; acılarla yaşanmaz, geçmişe takılı kalarak yaşanmaz. Fakat bunlardan ders çıkarmadan ve tamamen yok sayarak ilerleyemeyiz de. 20 yıldır geldiğimiz nokta ne yazık ki çok iyi değil. O dönem çok gerideydik şimdi de günümüze göre yine gerideyiz. Bizler bunun bedelini çok ağır ödedik. Türk toplumu olarak oradan bir ders çıkartamayacaksak, doğa bize daha nasıl ders versin. Klişe bir laf fakat gerçekten bu böyle; Deprem öldürmüyor, bina öldürüyor. Bina ne zaman öldürür? Ancak fay hattının ortasına bir bina yaparsan depremde kırılırsa bu fay hattı ancak o şekilde öldürür. Bunun dışında doğru ve düzgün evler yapıldığı takdirde ölümlü ve yıkımlı bir depremle karşılaşmayız. Bunlarda Japonya örnekleri var, 7 büyüklüğünde depremler oluyor, herkes sallanıyor kimse ölmüyor. Biz bu kadercilikten vazgeçmeliyiz. Bu kadar çalışmanın sonucunda afet bölgesinden döndüğümüzde Edirne İl Sağlık Müdürlüğünde görev aldım. Biz Edirne’den Çanakkale’den sağlık hekimleri gönderdik o bölgeye. Öyle hikâyelerle geldiler ki burada onlara daha sonrasında psikolojik destek verdik hekimlerimize” diye konuştu.
“BİLİMSEL ÇALIŞMALARA KULAK VERİLSİN”
Sadece Edirne’de değil tüm Türkiye genelindeki meslek odalarının her alandaki çalışmalarına kulak verilmesi gerektiğini belirten Tanrıkulu, “Biz istiyoruz ki, bütün meslek odalarının bilimsel çalışmalarına bir nebze olsun kulak verilsin. Bu meslek odaları birilerinin çıkarı için koşmuyor, burada kimse rant peşinde değil. Doğayla mücadele tokat gibi suratımıza çarpar zamanı geldiğinde. Kaz dağları örneği şuan en yakın örnek. Biz neden bu kadar insanımızı 99 depreminde kaybettik? Tüm Türkiye’nin sanayi bölgesi diye Marmara ve o bölgeyi kurarsanız, neredeyse bütün kritik fabrikaları ve yerleşim alanlarını fay hattına yaparsanız, böyle bir bedel öderiz. Fakat demek ki biz hala bu bedelin dersini almamışız. Biz burada döndükten sonra EDAK’ı (Edirne Arama Kurtarma Derneği) kurduk 18 doktor arkadaşımızla birlikte, hala faal olan dernek ihtiyaç olduğunda yardıma koşan bir dernek” dedi.
İKK Başkanı Harita Mühendisi Yılmaz Eren, “Ben burada özellikle imar affına değinmek istiyorum. Deprem sahası içerisinde imar affından dolayı çoğu bina yapı kullanımı izni almış oldu. İmar affından yararlanılan binaların statik yönünden incelenmesi gerekiyor. Özellikle Edirne’de 10 bine yakın bina imar affından yararlandı. Beklentimiz şu; imar affından yararlanan bu binaların çevre ve şehircilik bakanlığı tarafından kontrollerinin ve incelemelerinin yapılması gerekmekte. Depreme dayanıksız ve güvencesiz binaların tespiti yapılmalı ve önlemler alınmalı” dedi.
Mimarlar Odası Başkanı Serap Kuru, “Bu planlama çalışmalarının sadece şehirlerin ya da yerleşim yerlerinin imar planlarıyla sınırlı kalmaması gerektiğini aslında bir ülke planının çıkarılması gerektiğini düşünüyorum. Bu plan ile sanayi nerede olacak, turizm nerede gelişecek bunlar özel planlama çalışması sonrasında gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. Planlar yapıldıktan sonra ise bu planlara sadık kalınmalı. Tabiî ki bunlarla birlikte eğitim ve insanlarımızın bilinçlenmesi gerektiğini düşünüyoruz” dedi.
Haber: Hatice ÖZSOY
Toplantıya Belediye Başkan Yardımcısı Ertuğrul Tanrıkulu, Mimarlar Odası Başkanı Serap Kuru, İKK Başkanı Yılmaz Eren, Jeoloji Mühendisleri Odasından Osman Candeğer katıldı.
Çolak, hâlâ olası bir depremin yıkıcı etkisini azaltacak önlemler alınamadığı, aradan geçen 20 yıla rağmen yapı stokunun iyileştirilemediği, yapı güvenliğinin sağlanamadığı, kentlerin deprem tehlikesine göre düzenlenmediği, olası bir depremde afet sonrası organizasyonun ne şekilde olacağının belirlenemediği, ilgili mevzuatın ihtiyacı karşılayacak bir içeriğe kavuşturulamadığı, deprem bilincinin geliştirilemediğini söyledi. Çolak, tüm olayların sebebininse kentleri deprem tehlikesine göre değil ranta göre düzenleyen siyasi iktidar olduğunu belirtti.
17 Ağustos 1999'da merkez üssü Kocaeli/Gölcük olan 7.4 büyüklüğündeki bir deprem meydana geldiğini söyleyen Çolak bu depremin Edirne’de de oldukça şiddetli hissedildiğini dile getirdi. 20 yıl önce yaşanan depremin özellikle Marmara Bölgesinde hayatı felç ettiğine değinen Çolak, “Resmi rakamlara göre 17 bin 480 insan yaşamını yitirdi, 43 bini yaralandı. Binden fazla insan sakat kaldı. Depremde 330 bin konut, 50 bin işyeri değişik derecede hasar gördü. 140 bin bina çöktü, 1 milyona yakın insan evinden, işyerinden oldu. 17 Ağustos'tan üç ay sonra, 12 Kasım 1999'da merkez üssü Düzce olan bir başka deprem meydana geldi. 7.2 büyüklüğü nde Düzce, Kaynaşlı, Bolu gibi kentleri vuran depremde yine resmi rakamlara göre 710 insan yaşamını yitirdi, 2 bin 600'ü yaralandı. Binlerce insan evsiz kaldı. Peş peşe yaşanan depremler sadece konut ve iş yerlerinde değil aynı zamanda sağlık, eğitim, belediye hizmetlerinin verildiği yapıları da etkiledi” dedi.
“GÜN IŞIĞINA ÇIKAN TABLO İÇLER ACISI”
Ülke nüfusunun yüzde 70’ini barındıran 11 büyük kent büyük sanayi kuruluşlarının yüzde 75’inin deprem tehlikesi altında olduğunu söyleyen Çolak, “Ülke topraklarının yüzde 66'sı 1. ve 2. derece deprem kuşakları üzerindedir. Yapı stoku güvenli ve sağlıklı olmaktan uzaktır; pek çoğu kaçaktır, ruhsatsızdır ve mühendislik hizmeti almadan üretilmiştir. 20 milyon civarında bulunan yapı stokunun büyük oranda yenilenmesi, güçlendirilmesi gerektiği anlaşılmıştır. Kaldı ki deprem sonrası açığa çıkmıştır ki, ülkemizde sağlıklı yapı envanteri de yoktur. Ülkemizi 1999 depremine taşıyan tablo böyledir. Mevcut yapı stoku, kentleşme ve imar politikaları, afet sonrası planlama ve mevzuat tablonun önemli parçalarını oluşturmuş ve Türkiye büyük bir acıyla karşı karşıya kalmıştır” dedi.
“KENTSEL DÖNÜŞÜM RANTSAL DÖNÜŞÜME TESLİM OLDU”
Edirne Merkezde Menzilahir Mahallesi 28 Temmuz 2013 tarih, 28721 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren Bakanlar Kurulu Kararı ile riskli alan ilan edildiğini belirten Çolak, “Ancak rant görülmemesi nedeniyle kentsel dönüşüm gerçekleşmemiş, vatandaşlarımız sağlıksız niteliksiz güvensiz konutlarda yaşamaya terk edilmişlerdir. Edirne Merkezde yeni yerleşim bölgeleri ise rantiyecilerin iştahını kabartmış, planlı, altyapısı tamamlanmış bu bölgelerde emsal —yoğunluk artışı talepleri ile kentsel dönüşüm girişimleri de devam etmektedir. Bir taraftan kentsel dönüşüm projeleri sürerken diğer taraftan imar affı ilan edilerek güvenli olmayan yapılar koruma altına alınmıştır. Aslında riskli yapıların güvenli hale getirilmesi amaçlanan kentsel dönüşümün rantsal dönüşüme teslim olmasıyla kentsel dönüşümdeki başarısızlık neticesinde kaçak, kayıt dışı, riskli yapıların güvenliğinin kullanıcılara bırakıldığı imar affına sığınılmıştır” diye konuştu.
KENT SUÇUNUN DİĞER YÜZÜ: İMAR AFFI
20 milyona yakın yapı stokunun büyük bölümü kaçak ve ruhsatsız olduğunu belirten Çolak bu yapıların mühendislik hizmeti alınmadan üretildiğini vurguladı. Bu yapıların deprem güvenliği olmadığının altını çizen Çolak içerisinde yaşayan vatandaşların ciddi tehlike altında olduklarını söyledi.
Çolak, “Kamuoyunun beklentisi riskli yapıların yıkılma ya da güçlendirme çalışmalarının bir an önce tamamlanması, bir başka ifade ile yapı stokunun iyileştirilmesi doğrultusundayken, riskli yapıların mevcudiyetini devam ettirecek şekilde İmar Barışı ilan etmek deprem tehlikesine açık davetiye çıkartmak dışında bir sonuç doğurmayacaktır. Yapı üretim süreci bir bütün olarak güvenli ve sağlıklı yapılaşma hedefinden oldukça uzaktır. Kentleşme ve imar politikaları da siyasilerin kentsel rant yaratma ve bunu da daha çok yandaşlara peşkeş çekme amacıyla düzenlenmektedir. Yapı üretim süreci içerisinde önemli bir karar verici ve belirleyici konuma gelen müteahhitlik sistemi ise bir çok düzenlemeye rağmen sağlıklı bir mevzuata kavuşmamış, teknik olmayan eğitimsiz kişilerin belirleyiciliğinde kar ve rant kaygısıyla nitelikli, güvenli yapı üretimini zedeleyen bir unsur halini almıştır. Yapı üretim sürecinin, müteahhidinden ustasına kadar tüm paydaşların, bilimin ve tekniğin ışığında teknik eğitim almış kadrolarla yürütülmemesi sağlıksız, niteliksiz yapıları ortaya çıkarmaktadır.
Zemin seçiminden zemin-yapı ilişkisine, doğru projeden projenin eksiksiz uygulanmasına, kullanılan malzemeden yapı denetim sistemine, mühendislik disiplinleri arasındaki ilişkiden uzmanlık alanlarının hakkının teslim edilmesine, mühendisin niteliğinden siyasi iktidarların ekonomik-politik tercihlerinin yapı sürecine yansımasına kadar mesleki alanımız sorunlar ve sıkıntılarla boğuşmaktadır.
17 Ağustos sorumlulukları anımsatan bir tarihtir. Deprem bir doğa olayıdır afete dönüşmemelidir. İnsan hayatı siyasetçilerin oy kaygısına, sermayenin kâr hırsına, niteliksiz yapım hizmetine, denetimsizliğe terk edilemez, değerlidir. Deprem öldürmez bina öldürür” şeklinde konuştu.
“BİRÇOK ACIYI BİRLİKTE YAŞADIK”
Belediye Başkan Yardımcısı Ertuğrul Tanrıkulu, deprem döneminde birçok kez gönüllü olarak görev aldığını belirterek birçok acıyı oradakilerle birlikte yaşadıklarını belirtti.
Türk toplumunun birçok acı olayı hemen unuttuğunu ve ders almadığını söyleyen Tanrıkulu, “Ben her zaman şunu söylüyorum; acılarla yaşanmaz, geçmişe takılı kalarak yaşanmaz. Fakat bunlardan ders çıkarmadan ve tamamen yok sayarak ilerleyemeyiz de” dedi.
Tanrıkulu, “Ben o dönemde Tabip Odası ve Türk Tabipleri Birliği üyesi olarak görev aldım. Kırcasalih’te doktordum. 1999 depremi Türk Tabipleri Birliği ve Sağlık Bakanlığının çok ciddi ve yoğun çalışmasıyla ve salgın hastalıkların o bölgede yaşanmaması açısından çok önemli deneyim oldu bizim için. Ben Kırcasalih’te doktorken 5 kere gönüllü olarak deprem bölgesine çalışmaya gittim. O benim için gerçekten travma tik bir dönemdi. O zaman Edirne Tabip Odası Yönetimindeydim. Biz orada çadır kurarak ilk sağlık müdahalelerini yapmaya çalıştık. İkinci gidişimde ambulansla müdahaleler gerçekleştirdik. Sadece yaptığım şu bulduğum bütün su birikintilerine klor tableti atmaktı. Daha sonrasında gittiğimde bir sağlık ocağından görev aldım ve hatta 5.5 büyüklüğünde bir depreme de denk geldim. Orada hekimler olarak çok büyük acıları oradaki insanlarla beraber yaşadık. Biz Türk toplumu olarak ne yazık ki bazı şeyleri çok çabuk unutuyoruz. Ben her zaman şunu söylüyorum; acılarla yaşanmaz, geçmişe takılı kalarak yaşanmaz. Fakat bunlardan ders çıkarmadan ve tamamen yok sayarak ilerleyemeyiz de. 20 yıldır geldiğimiz nokta ne yazık ki çok iyi değil. O dönem çok gerideydik şimdi de günümüze göre yine gerideyiz. Bizler bunun bedelini çok ağır ödedik. Türk toplumu olarak oradan bir ders çıkartamayacaksak, doğa bize daha nasıl ders versin. Klişe bir laf fakat gerçekten bu böyle; Deprem öldürmüyor, bina öldürüyor. Bina ne zaman öldürür? Ancak fay hattının ortasına bir bina yaparsan depremde kırılırsa bu fay hattı ancak o şekilde öldürür. Bunun dışında doğru ve düzgün evler yapıldığı takdirde ölümlü ve yıkımlı bir depremle karşılaşmayız. Bunlarda Japonya örnekleri var, 7 büyüklüğünde depremler oluyor, herkes sallanıyor kimse ölmüyor. Biz bu kadercilikten vazgeçmeliyiz. Bu kadar çalışmanın sonucunda afet bölgesinden döndüğümüzde Edirne İl Sağlık Müdürlüğünde görev aldım. Biz Edirne’den Çanakkale’den sağlık hekimleri gönderdik o bölgeye. Öyle hikâyelerle geldiler ki burada onlara daha sonrasında psikolojik destek verdik hekimlerimize” diye konuştu.
“BİLİMSEL ÇALIŞMALARA KULAK VERİLSİN”
Sadece Edirne’de değil tüm Türkiye genelindeki meslek odalarının her alandaki çalışmalarına kulak verilmesi gerektiğini belirten Tanrıkulu, “Biz istiyoruz ki, bütün meslek odalarının bilimsel çalışmalarına bir nebze olsun kulak verilsin. Bu meslek odaları birilerinin çıkarı için koşmuyor, burada kimse rant peşinde değil. Doğayla mücadele tokat gibi suratımıza çarpar zamanı geldiğinde. Kaz dağları örneği şuan en yakın örnek. Biz neden bu kadar insanımızı 99 depreminde kaybettik? Tüm Türkiye’nin sanayi bölgesi diye Marmara ve o bölgeyi kurarsanız, neredeyse bütün kritik fabrikaları ve yerleşim alanlarını fay hattına yaparsanız, böyle bir bedel öderiz. Fakat demek ki biz hala bu bedelin dersini almamışız. Biz burada döndükten sonra EDAK’ı (Edirne Arama Kurtarma Derneği) kurduk 18 doktor arkadaşımızla birlikte, hala faal olan dernek ihtiyaç olduğunda yardıma koşan bir dernek” dedi.
İKK Başkanı Harita Mühendisi Yılmaz Eren, “Ben burada özellikle imar affına değinmek istiyorum. Deprem sahası içerisinde imar affından dolayı çoğu bina yapı kullanımı izni almış oldu. İmar affından yararlanılan binaların statik yönünden incelenmesi gerekiyor. Özellikle Edirne’de 10 bine yakın bina imar affından yararlandı. Beklentimiz şu; imar affından yararlanan bu binaların çevre ve şehircilik bakanlığı tarafından kontrollerinin ve incelemelerinin yapılması gerekmekte. Depreme dayanıksız ve güvencesiz binaların tespiti yapılmalı ve önlemler alınmalı” dedi.
Mimarlar Odası Başkanı Serap Kuru, “Bu planlama çalışmalarının sadece şehirlerin ya da yerleşim yerlerinin imar planlarıyla sınırlı kalmaması gerektiğini aslında bir ülke planının çıkarılması gerektiğini düşünüyorum. Bu plan ile sanayi nerede olacak, turizm nerede gelişecek bunlar özel planlama çalışması sonrasında gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. Planlar yapıldıktan sonra ise bu planlara sadık kalınmalı. Tabiî ki bunlarla birlikte eğitim ve insanlarımızın bilinçlenmesi gerektiğini düşünüyoruz” dedi.





