Efendim, bu haftaki hasbihalimizde, şimdilerde adeta unutulmaya yüz tutmuş, eski insanlığın o müstesna nişanesi olan "vefa" kavramından ve bu duygunun tecelligahı olan hürmete layık bir gönül insanından bahsetmek farz oldu. Zira eskiler pek güzel buyurmuşlar: "Allah'a vefası olmayanın, kullara vefası olmaz." Zaten ahde vefası bulunmayanın ne musikide ne de insanlık meydanında işi vardır.
İşte bu hakikat çerçevesinde; sazının heybetiyle olduğu kadar ahlak-ı hamidesiyle de dillerde pelesenk olmuş müstesna bir musikişinası, nefesiyle ruhlara hayat üfleyen hakiki bir neyzen-i âzamı ve bendenizin üzerinde hakkı ödenmez emeği bulunan Aziz Hocam Neyzen Mustafa Büyükipekçi Beyefendi'yi yad etmek boynumuzun borcudur.
Peki, bendenizin hürmetle bağlandığı ustamızın bu mühim meşki ve ney ile tanışması nasıl vuku bulmuştu, evvela ondan bahsedeyim:
Mustafa Hocam, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nde tahsilini sürdürdüğü yıllarda ney sazına büyük bir merak sarar. Kendisinin muhterem pederi Zeki Büyükipekçi amcamız da çok kıymetli bir musikişinastır. Oğlu Mustafa Bey'i yanına alan Zeki amca, ney sazına duyulan bu merak üzerine yakın dostu olan Kutbü'n-Nâyi Niyazi Sayın üstadımızın evinin yolunu tutar.
Mustafa Hocamın bizzat bendenize naklettiği o unutulmaz hatıraya göre; kapılarını çalıp yanlarına kabul edildiklerinde Niyazi Sayın Üstadımız neyi eline alıp Hicazkâr makamında öyle tesirli, öyle ruhaniyetli bir taksim yapar ki, çıkan o seyrüsefer ve füsunlu nağmeler karşısında Mustafa Hocam orada adeta baygınlık geçirir! Taksim hitamında Zeki amca, "Niyazi Bey, oğlum senden ders almak ister" deyince, Niyazi Üstadımız o vakitler Amerika'daki üniversitede musiki kürsüsündeki görevini ve seyahatlerini sebep göstererek: "Ben Amerika'dayım, siz benim talebem Ömer'e, yani Ömer Erdoğdular'a gidin" buyurur.
Böylece Mustafa Büyükipekçi Hocam, merhum Neyzen Ömer Erdoğdular Beyefendi'nin talebesi olmakla müşerref olur. Tıpkı seneler sonra bendenizin kendisine yapacağı gibi, o da her gün bıkmadan usanmadan Ömer Hocasının evine gitmek suretiyle hem ney sazının inceliklerini hem o yüce ahlakı hem de bu yolun adabını bizzat meşk eder.
Sene 2000'lerin başı... Gaziantep'te lise tahsilimi henüz ikmal ettiğim o gençlik yıllarımda, ailemde doğrudan musikiyle iştigal eden kimse olmamasına rağmen içimde Klasik Türk Musikisine karşı tarif olunmaz bir muhabbet vardı. Hanedeki org, saz ve mandolinle kendi kendime uğraşır, ilahi kasetlerini dinlerdim. Bir gün kıymetli bir ağabeyimle tasavvuf musikisi grubu kurmaya karar verdik; o ney üfleyecek, bendeniz bendir vuracaktım. Derhal Gaziantep İrşat Kitabevi'ne gidip o zamanlar ney zannettiğimiz bir saz aldık. Seneler sonra profesyonelleşince anladım ki o bir İran neyiymiş; zira önünde 7 delik (perde) bulunan, başparesi olmayan ve diş arasına kıstırılarak çalınan bir sazdır.
Ağabeyim bu sazdan ses çıkaramayıp "Serkancım, ben yapamayacağım, sen uğraş" diyerek neyi bana devredince, Cenab-ı Hakk'ın lütfuyla ilk denemelerimde o ilahi sesi çıkarmayı başardım! Geceyi gündüze katıp neyi belli bir seviyeye getirdim lakin ruhumdaki gizli ses bir pîre ihtiyacım olduğunu fısıldıyordu. Kader bizi, mesleği eczacılık olan ve o vakitler şifa dağıttığı eczanesini dermanhane kılan Mustafa Büyükipekçi Hocamız ile karşı karşıya getirdi.
Eczanesine vardığımda "Üfle bakalım evlat" dediler. Âdâp gereği "Aman hocam, edepsizlik etmeyeyim, siz lütfediniz" diyerek neyi takdim ettim. Neyi dudaklarına koyup nefes buyurdukları o ilk an, sanki bir kamış parçasından değil de doğrudan gök kubbeden dökülen, insanı fezaya çıkaran o muazzam, sarsıcı ve kudretli seda karşısında adeta büyülendim ve derhal talebesi olmak arzumu niyaz ettim.
İşte o günden sonra tam yedi sene boyunca her gün sabahtan akşama kadar dizinin dibindeydim. Sabah eczanesine gider, gençliğin heyecanıyla sürekli ney üflerdim; başını şişirsem de beni sabırla dinlerdi. Akşam olunca hanesine geçer, geç saatlere kadar neye devam ederdik.
Neyzen Mustafa Büyükipekçi Hocamı diğer isimlerden ayıran ve bu fakirin bizzat tecrübe ettiği en büyük vasfı ise gösterdiği muazzam tevazusudur. Sazındaki o devasa kudrete, neyinden dökülen eşsiz tavra, emsalsiz ton kalitesine ve icrasındaki füsunlu derinliğe rağmen hiçbir zaman kendisini ön plana çıkarmamış; ahlakı, karakteri ve insanlığı her daim ney icrasının dahi önünde yer almıştır. Musiki çevrelerince zaten büyük bir takdir, hürmet ve hayranlıkla karşılanan harikulade bir icra kabiliyetine sahiptir. Onun neyindeki sedayı duyup da büyülenmemek, o nağmelerin ruhaniyeti karşısında etkilenmemek mümkün değildir. Şayet İstanbul'da Eczacılık Fakültesi'nde okurken Gaziantep'e dönmemiş ve hayatına İstanbul'da neyzen olarak devam etmiş olsaydı, yani eczacılığı tercih etmemiş olsaydı, hiç şüphesiz bugün Türkiye'nin en çok tanınan, en bilinen ve musikinin en mühim kutuplarından biri Mustafa Büyükipekçi Hocam olurdu. Bugün kendisi gibi emsalsiz bir ney üstadının, musikimize ömrünü ve nefesini adamış böyle kıymetli bir pîrin talebesi olmaktan, onun rehberlik ikliminde yetişmiş bulunmaktan ötürü tarif olunmaz bir gurur ve iftihar duyuyorum.
Mustafa Hocam muazzam bir icracı olmanın ötesinde, muazzam bir öğretmendi. Bildiğini esirgemez, saatlerce sabırla aynı şeyi tekrar ettirerek tatbik ettirirdi. Usta-çırak ilişkisinin en güzel misalini bendeniz kendisinde gördüm. Ney üflemediğimiz zamanlarda ise adeta ruhuma hayat tecrübelerini üflerdi. Musikiden edebiyata, sanattan teknolojiye uzanan sohbetler eder, birlikte seyahatlere çıkardık. Yollarda Sultan II. Mahmud'un Hisarbuselik bestesi olan:
"Aman ey şûh-ı nazende / Gül gibi edersin hande / Dilde heva aşkın tende / Nazik misal gönlüm sende / Eğlenemem sensiz ben de..."
eserini belki yüz defa tekrar eder, yolculuğu muazzam bir huzura gark ederek musikinin engin deryalarında yüzerdik. Bendenize sadece hocalık değil; babalık, dostluk ve arkadaşlık ederek bu dünyadaki en güzel duyguları yaşattı. Rabbim ömrünü bereketli, makamını iki cihanda da âli eylesin.
Bu vesileyle, usul ve meşk zincirimizin kıymetli halkası merhum Ömer Erdoğdular Hocamı da Mustafa Büyükipekçi Hocam ile birlikte defalarca ziyaret etmek, sohbetinde bulunup feyzinden istifade etmek bendeniz için tarif olunmaz bir bahtiyarlıktı. Hatta merhum büyük üstat vefat etmeden evvel, bugün ülkemizin çok kıymetli hanendelerinden olan Ahmet Erdoğdular ağabeyimizin Anadolu Hisarı'nda gerçekleşen o özel açık hava konserinde Derya Türkan ve Murat Aydemir ile birlikte kendisine refakat etmiştim. Ömer Erdoğdular Hocamın da bu açık hava konserini teşrif edip izlemesi ruhumda silinmez izler bırakmıştır; Cenab-ı Hak mekânını cennet, derecatını âli eylesin.
Bu meşke Allah (c.c.) mahcup etmesin, sonsuz hamdolsun. Bendeniz de çok şükür bu mühim yola ve aziz büyüklerime mahcup olmadım. Elhamdülillah, bugün Kültür ve Turizm Bakanlığı çatısı altında, Edirne Devlet Türk Müziği ve Rumeli Müzikleri Topluluğu'nda bir ney sanatçısı olarak sazımı icra etmeye, vatanıma hizmet etmeye ve bu kutlu silsileyi temsil etmeye gayret ediyorum.
Eskilerin o muazzam nefesini, edebi ve tutkuyu bizlere aşılayan, neyi sadece bir kamış parçası değil bir ahlak yolu olarak öğreten Hocam Neyzen Mustafa Büyükipekçi'ye hürmetlerimi ve minnetlerimi sunmayı bir kadirşinaslık borcu bilir imza eylerim.(Haber Merkezi)





