https://www.instagram.com/serkankamaci/
Tarihin en kıymetli sahifeleri bazen kılıçların değil, gönüllerin sesiyle yazılmıştır. Hicrî altıncı asırda, Irak’ın Batâih topraklarında parlayıp bugün dünyanın dört bir yanında hürmetle anılan bir zât yaşadı: Ebu’l-Abbâs Ebu’l-Alemeyn Muhyiddîn Tâceddîn es-Seyyid Ahmed er-Rifâî Hazretleri… Ehl-i beyt soyundan gelen bu yüce zâta ehl-i tasavvuf "Sultan" demiş, lakin o sultanlığı tahtta ve taçta değil, mutlak bir tevazuda ve mahviyette aramıştır.
Bizim medeniyetimizde sanat, süslü lafların yahut biçimlerin rastgele diziliminden ibaret değildir; doğrudan doğruya ruhun Hak’la kurduğu nispetin, kalbin süzgecinden geçen ilahi tecellinin kâğıda, ahşaba veya suyun yüzeyine aksetmesidir. Doğu’nun ve Batı’nın kütüphanelerini, saray arşivlerini, yazma eserlerini karıştıranlar gayet iyi bilirler ki; kalemin, fırçanın ve keskin tığların asıl ustaları, evvela kendi iç âlemlerinin imarını tamamlamış olan o büyük mürşid-i kâmillerdir.
Allah’a sonsuz hamd ü senalar olsun ki, O’nun yüce dergâhında Ebu’l-Alemeyn Hazretleri’nin huzuruna üç kez varmak, o mübarek eşiğine yüz sürmek bu fakire de nasip oldu. Bir sanatçı olarak o eşikten her içeri adım atışımda; bir kamış kalemin ahar kâğıt üzerinde çıkardığı o hat cızırtısını, ebru teknesinde suyla boyanın o mucizevi dansını, tezhipteki altının zarafetini ve Edirne’ye has edirnekâri ahşap oymacılığının o derin katmanlarını iliklerime kadar hissettim. Zira Ahmed er-Rifâî neşvesi, sadece bir tasavvufi yol değil, ruhu en ince detayına kadar nakış nakış işleyen mülhem bir sanat mektebidir.
Ahmed er-Rifâî Hazretleri, tarihî kayıtlarda yalnızca büyük bir mürşid olarak değil; eşsiz merhameti, garip ve bîçarelerin sığınağı oluşuyla tanınır. Bakınız, Hazret-i Pir'in şu muazzam sözü, bir sanatçı için de en temel estetik düsturdur:
"Bizim yolumuz; kibirden, iddiadan, varlık göstermekten arınmış olanların yoludur. Kendini herkesten ve her şeyden aşağıda görmeyen, bu kapıdan içeri adım atamaz."
Menkıbeleri meşhurdur... Rivayet olunur ki bir gün cübbesinin eteğinde bir kedi uyuyormuş. Namaz vakti gelince kediyi uyandırmaya kıyamamış, eteği makasla kesip kalkmış. Bu hikâyeyi belki her tarih kitabında bulamazsınız; lakin asırlardır dilden dile anlatılmasının sebebi bellidir: Anlatanlar, merhametin ne olduğunu başka türlü anlatamayacaklarını bilmişlerdir. Hasta, garip, hayvan, bîçâre kim varsa kapısı onlara açık olan bu şefkat abidesi, "Halka merhamet etmeyene, Hakk'ın merhameti ulaşmaz" buyurarak kâinata bakışımızı şekillendirmiştir. Bir adamın büyüklüğü, kendinden küçük addedilene nasıl davrandığıyla ölçülmez mi zaten?
Peki, bu merhamet deryasının sanatla ne alâkası var, diyeceksiniz. Bizim musikimizde "hü" denildiğinde, ilâhilerde dem tutulduğunda, tekke kapısında ney inlediğinde aslında bir ahlâk terbiyesi yapılırdı. Sesi güzelleştirmek için önce kalbi güzelleştirmek gerekirdi. Hâfız-ı Kur’ân’dan bestekâra, hattattan ebrû ustasına kadar eski sanatkârın ilk dersi şuydu: "Elin işinden önce gönlünü düzelt." Ebru teknesindeki kitrenin üstüne damlayan her boya, hattatın elif dizerken çektiği her meşk, işte bu ahlak terbiyesinin ve merhametin yansımasıdır. Kendini "hiç" saymayan bir sanatkârın elinden aşka dair bir hüsn-i hat yahut edirnekâri şaheseri çıkabilir mi?
Ahmed er-Rifâî yolunun bu terbiyeyle kurduğu akrabalık, Anadolu’dan Rumeli’ye, Edirne’nin tekke ve zâviyelerine kadar uzanan muazzam bir ahenk bırakmıştır geride. Bir sanat eseri, sahibinin ahlâkını taşır. Hüsn-i hat levhası da, bir nefes de, bir beste de... Hazret-i Pir'in yaşadığı hâl; "Güzellik Allah'ın sanatıdır; biz sadece o güzelliğe layık olmaya çalışırız" fikrinin ete kemiğe bürünmüş hâliydi. Onun için güzellik, ne süstü ne gösterişti; merhametin dışa vuran yüzüydü.
Edirne gibi Mimar Sinan’ın taşlara ruh üflediği, edirnekâri ustalarının ahşaba can verdiği bir payitahtın bağrında yazan bir kalem sahibi olarak diyorum ki: İnsanoğlunun kendi benliğine mağlup olduğu, kibre kapılıp zarafetten uzaklaştığı, gönül kırmayı sıradanlaştırıp mahlukata karşı merhameti unuttuğu şu çağda; bir gönül sultanının hatırasını anmak belki de en hayati ihtiyacımızdır. Çünkü bir kediyi uyandırmamak için cübbesinin eteğini kesecek kadar derinleşen bir ruhun hikâyesi, bizlere insan olmanın, kul kalabilmenin ve Hak yolunda bir fırça yahut bir kamış kalem gibi incelebilmenin hakiki ölçüsünü fısıldamaktadır.
O mukaddes huzura gitmekle şereflendiğim o mübarek kapının, sanatıma, kalemime ve bu yazıyı okuyan gönlü güzel insanların kalplerine şifa olacağına inanıyorum. Bizler acziyetimizin farkında olarak, okuyucularımızın o mübarek Sultan’ın ruh-ı şeriflerine arz edeceği fakirane bir Fatiha ile O’nun mülhem merhametini ve zarafetini gönüllerinde hissedeceklerini umuyorum. Ve niyaz ediyorum ki Allah, o ilahi güzelliğin tamamını, bu kalbî rabıta ve samimi bağlılıkla okuyanların ruhuna inşallah nakşedecektir.





